Kullanıcı girişi

Medine´ye Hicret


Mekkeli Müslümanların Medine´ye Hicretleri

İkinci Akabe Bey´atında, Ensandan yetmişüç erkek ile iki kadın bey´at ederek[1] Peygamberimiz (a.s.)ın yanından ayrıldıkları ve Yüce Allah yiğit, savaşçı, hazırlıklı ve koruyucu bir kavim ile Resûlünün gönlünü huzur ve sükûna kavuşturduğu zaman,[2] Resûlullah (a.s.)a böylece koruyu­cu bir kavim ve bir hicret yurdu hazırlandığını gören[3] ve Mekke´deki Müslümanların da bir gün Medine´ye çıkıp gideceklerini anlayan müşrikler,[4] birbirlerini kışkırttılar, kızıştırdılar.[5] Müslümanları dinlerinden döndürmek için,[6] onlara[7] ve Peygamberimiz (a.s.)a[8] yapageldikleri işkenceleri büsbütün şid­detlendirdile

r, yapmadık işkence bırakmadılar.[9]

Müslümanlar, bu dayanılmaz işkencelerden dolayı Mekke´de oturamayacak hale geldikleri zaman,[10] durumlarını Peygamberimiz (a.s.)a arzettiler ve hicret için Peygamberimiz (a.s.)dan izin istediler.[11]

Peygamberimiz (a.s.):

"Sizin hicret edeceğiniz yurt bana gösterildi.

Orasının, iki kara taşlık arasında, hurmalık, çorak bir yer olduğunu gördüm.[12]

Orası, Yesrib (Medine)´dir.

Gitmek isteyen, oraya gitsin! [13]

Orası yakın bir beldedir. Siz orayı biliyorsunuz.

Orası, Şam´a giderken, ticaret kervanınızın yoludur!" buyurdu.[14]

Peygamberimiz (a.s.), böylece, Habeş ülkesinden Mekke´ye dönmüş bulunan Mekkeli Muhacirler ile [15] Mekke´de yanında bulunan Müslümanlara, Medine´ye hicret edip gitmelerini[16] ve Ensar kardeşleriyle birleşmelerini emretti ve:

"Yüce Allah, onları sizin için kardeşler; ve Medine´yi de, emniyet ve huzur bulacağınız bir yurt kıldı!" buyurdu.[17]

Bunun üzerine, Müslümanlar, hiç sezdirmeden,[18] acele, yardımlaştılar, birbirlerini hazırladılar. [19]

Birbiri ardınca, Medine´ye hicret etmeye başladılar.[20]

Hayvanları olanlar hayvanlarına binerek, hayvan bulamayanlar da yaya olarak çıkıp gittiler.[21]

Âmir b. Rebia ile Zevcesi Leylâ Hatunun Medine´ye Hicreti

Bir yıl önce Medine´ye hicret eden[22] Ebu Seleme´den sonra, Mekke Muhacirlerinden, zevcesi Leylâ Hatunla birlikte Medine´ye hicret edip gidenlerin ilki, Âmir b. Rebia oldu.[23] Küba köyünde Meysere b. Abdulmünzir´in evine indi.[24]

Ganm b. Dudan Oğullarının Medine´ye Hicretleri

Âmir b. Rebia´dan sonra.[25] Ganm b. Dudan oğullarının bütün erkekleri ve kadınları, Medine´ye hicret etmek üzere, derlenip toparlandılar.[26] Evlerini kapalı olarak terkedip yola çıktılar.[27] Onlar, yirmiiki erkek ile yedi kadın idiler.

Erkekler:

1. Abdullah b. Cahş,

2. Ebu Ahmed Abd b. Cahş,

3. Ükkâşe b. Mıhsan,

4. Ebu Sinan b. Mıhsan,

5. Sinan b. Ebi Sinan,

6. Şüca1 b. Vehb,

7. Ukbe b.Vehb,

8. Erbed b. Humeyre,

9. Munkız b. Nübâte,

10. Saîd b. Rukayş,

11. Yezid b. Rukayş,

12. Muhriz b. Nadla,

13. Kays b. Câbir,

14. Amr b. Mıhsan,

15. Malik b. Amr,

16. Safvan b. Amr,

17. Sakf b. Amr,

18. Rebia b. Eksem,

19. Zübeyr b. Ubeyde,[28]

20. Temmam b. Ubeyde,

21. Sahbere b. Ubeyde,

22. Muhammed b. Abdullah b. Cahş.

Kadınlar

1. Zeyneb binti Cahş (Mü´minler Annesi),

2. Hamne binti Cahş,

3. Cüzâme binti Cendel,

4. Ümmü Kays binti Mıhsan,

5. Ümmü Habib binti Nübâte (Sümâme),

6. Âmine binti Rukayş,

7. Ümmü Habib binti Cahş,

8. Sahbere binti Temim.[29]

Bunların, erkek kadın hepsi, Küba köyünde oturan Mübeşşir b. Abdulmünzir´e konuk oldular.[30] Hicret sebebiyle Cahş oğullarının evlerinin kapanmış, içinde hiç kimseler kalmamış olduğunu gören

Utbe b. Rebia, içini çekip:

"Selâmeti uzayan her ev, bir gün, yıkıcı rüzgâra ve acıklı akıbete uğrar!" mealli beyti okumuştur.[31]

Beytin Ebu Süfyan b. Harb tarafından okunduğu da rivayet edilir.[32]

Hz. Ömer ve Arkadaşlarının Medine´ye Hicretleri

Cahş oğullarından sonra, Hz. Ömer de,[33] yirmi kişilik bir kafile ile Medine´ye hicret edip,[34] Küba köyünde Rifâa b. Abdulmünzir´e konuk oldular.[35]

Hz. Ömer der ki:

"Ben, Ayyaş b. Ebi Rebia ve Hişam b. Âs; Medine´ye hicret etmek istediğimiz zaman, hazırlandık. Şerifin üzerinde, Gitar oğullarına ait Edâet´teki Tenâdıb´da* sabahleyin erkence hazır bulunmayı vaadleştik.

´Hangimiz orada sabahleyin bulunamazsak, o yakalanmış demektir. Artık arkadaşları, onu bek­lemesinler, yollarına devam etsinler´ dedik.

Benimle Ayyaş b. Ebi Rebia, Tenâdıb´ın yanında, sabahleyin erkenden hazır bulunduk.

Hişam ise tutuldu, bizden geri kaldı. Dininden döndürülmek için işkenceden işkenceye uğratıldı ve saptın İdi ."[36]

Hz. Ali derki:

"Muhacirlerden hiç kimse bilmiyorum ki, gizli olarak hicret etmiş olmasın. Ömerb. Hattab, bundan müstesnadır.

O, hicret edeceği zaman, kılıcını kuşandı, yayını omuzuna astı, oklarını ve mızrağını eline aldı, Kabe´ye vardı.

Kureyş müşriklerinin ileri gelenleri, Kabe´nin yanında bulunuyorlardı.

Ömer b. Hattab; Kabe´yi yedi kere tavaf ettikten sonra, halkın birer birer başuçlarına dikilip:

´Anasını ağlatmak, yahut çocuğunu yetim ya da karısını dul bırakmak isteyen varsa, şu vadinin arkasında gelip benimle karşılaşsın!´ dedi. Hiç kimse, ardına düşüp onu takip edemedi."[37]

Muhacirlerin Kimlere Konuk Oldukları

Hz. Ömer´le birlikte hicret edenlerden Küba´da Rifâa b. Abdulmünzir´e konuk olanlar

1. Ömer b. Hattab,

2. Zeyd b. Hattab,

3. Saîd b. Zeyd, b. Amr, b. Nüfeyl,

4. Ömer b. Sürâka,

5. Abdullah b. Sürâka,

6. Ayyaş b. Ebi Rebia,

7. Vâkıd b. Abdullah,

8. Havlî b. Ebi Havlî,

9. Malik b. Ebi Havlî,

10. Huneys b. Huzâfe,

11. İyas b. Bükeyr,

12. Âkil b. Bükeyr,

13. Âmir b. Bükeyr,

14. Halid b. Bükeyr.[38]

Mekkeli Muhacirlerden Küba´da Külsûm b. Hidm´e konuk olanlar

1. Hz. Hamza b. Abdulmuttalib,

2. Zeyd b. Harise,[39]

3. Ebu Mersed Kennaz b. Hısn (Husayn),

4. Enes (Peygamberimiz (a.s.)ın azadlısı),

5. Ebu Kebşe (Peygamberimiz (a.s.)ın azadlısı).[40]

Mekkeli Muhacirlerden Küba´da Bel´aclanların kardeşi Abdullah b. Selemeye konuk olanlar

1. Ubeyde b. Haris,

2. Husayn b. Haris,

3. Tufeyl b. Haris,

4. Mıstah b. Üsâse,

5. Suveybıtb. Sa´d,

6. Tuleyb b. Umeyr,

7. Utbe b. Gazvan´ın azadlısı Habbab.

Mekkeli Muhacirlerden Küba´da Bel haris b. Hazreclerden Sa´d b. Rebia´ya konuk olanlar

1. Abdurrahman b. Avf

ve daha bazıları.

Münzir b. Muhammed b. Ukbe´ye konuk olan Mekkeli Muhacirler:

1. Zübeyr b. Avvam,

2. Ebu Sebre b. Ebi Rühm.

Abduleşhellerin kardeşi Abbâd b. Bişr´e konuk olan Muhacirler:

1. Ebu Huzeyfeb. Utbe,

2. Salim Mevlâ Ebi Huzeyfe,

3. Utbe b. Gazvan.

Hassan b. Sâbit´in kardeşi Evs b. Sâbit´e konuk olan Muhacirler

1. Hz. Osman,

ve başka bazıları.[41]

Bekâr Muhacirler de, Küba´da Sa´d b. Haysemeye konuk oldular. Sa´d b. Hayseme´nin kendisi de bekârdı.[42]

Kuba´daki Muhacir Cemaatının İmamı

Kuba köyünde, içlerinde Hz. Ömer ve Ebu Seleme´nin de bulunduğu Muhacir cemaatına, Salim Mevlâ Ebi Huzeyfe imamlık etmiş, namazlarını kıldırmıştır.[43]

Mekke´den Medine´ye Hicrete Devam Edilişi

Mekke´de kalan Müslümanlar da, birbiri ardınca, Medine´ye hicret ettiler.[44]

Ebu Cehil´in Ayyâş b. Ebi Rebia´yı Aldatıp Mekke´ye Götürüşü

Ayyaş b. Ebi Rebia Hz. Ömer´le Küba´ya vardıkları zaman, Ebu Cehil Amr b. Hişam ve kardeşi Haris b. Hişam, Ayyaş b. Ebi Rebia´nın arkasından gittiler.

Ayyaş b. Ebi Rebia, bunların hem amcalarının oğlu, hem de bir anneden doğma kardeşi idi.[45]

Bunlar, Ayyaş b. Ebi Rebia´yı buldular ve ona:

"Ey Ayyaş! Anan hastalandı. [46] Anan, seni görünceye kadar,[47] başına tarak değdirmemeye,[48] yağ sürmemeye;[49] seni görünceye kadar, güneşten gölge altına gitmemeye,[50] birşey yememeye, içmemeye[51] yemin etti.

Ona acı![52] Sen ananın sevgili oğlusun!

Senin dininde anaya babaya iyilik etmek var!

Mekke´ye dön!

Medine´de Rabbine ibadet ettiğin gibi, Mekke´de de ibadet et!" dediler.[53]

Hz. Ömer:

"Ey Ayyaş! Vallahi, kavmin seni[54] aldatmak,[55] dininden döndürmek istiyorlar.[56] Onlardan kork![57]

Vallahi, senin anan, bitten rahatsız olacak olursa, muhakkak başını tarar.

Mekke´nin sıcağı kendisinin üzerinde şiddetlenecek olursa, muhakkak gölgelenmek ister de!" dedi.

Ayyaş b. Ebi Rebia:

"Ben anamın yeminini yerine getireceğim! Hem, benim orada biraz malım da var. Gider, onu da alınm" dedi.[58]

Hz. Ömer:

"Vallahi, sen de bilirsin ki, ben Kureyşîlerin malı en çok olan kişilerindenim.[59] Malımın yarısı senin olsun! Tek, sen onlarla gitme!" dedi.

Ayyaş b. Ebi Rebia Hz. Ömer´in teklifine yanaşmayıp ille de onlarla gitmeye kalkınca, Hz. Ömer:

"Artık, sen yapmak istediğin şeyi yapacaksın! Bari şu devemi al!

Bu, soylu ve uysal bir devedir.

Sen daima onun üzerinde bulun. Kavminden şüphelenirsen, onun üzerinde olarak kaç, kurtul!" dedi.[60]

Ayyaş b. Ebi Rebia deveye binip onlarla birlikte gitti.

Nihayet, yolun bir kısmında bulundukları sırada,[61] Ebu Cehil ona:

"Ey kardeşim! Vallahi, bu devem artık beni taşıyamıyor!

Sen beni şu devenin üzerine, terkine alamaz mısın?" dedi.

Ayyaş b. Ebi Rebia:

"Olur!" deyip devesini çöktürdü. Yere indiği zaman, onlar, üzerine atılıp[62] onu sımsıkı bağladılar.

Öylece Mekke´ye götürdüler.

Gündüzün Mekke´ye girdiklerinde:

"Ey Mekkeliler![63] Bizim bu beyinsizimize yaptığımız gibi,[64] siz de kendi beyinsizlerinize böyle yapınız!" dediler.[65]

Ayyaş b. Ebi Rebiayı hapsettiler.[66]

Ebu Cehil ile Haris, ona yüzer sopa vurdular![67]

Kendisini, işkenceden işkenceye uğratıp, dininden döndürdüler.[68]

Hz. Ümmü Seleme´nin Medine´ye Hicret Edip Gidişi

Ebu Seleme Abdullah b. Abdulesed bir yıl veya ona yakın bir müddet önce zevcesi Hz. Ümmü Seleme ile oğlu Seleme´yi devesine bindirip Medine´ye götürmek isterken Hz. Ümmü Seleme´nin men­sup bulunduğu Mugîre oğullarının erkekleri görmüş, Hz. Ümmü Seleme´yi yabancı beldelerde gezdirip dolaştırmasına müsaade edemeyeceklerini söyleyerek elinden almışlar, onlara kızan ve Ebu Seleme´nin kabile halkı olan Abdulesed oğulları da, Seleme´yi Hz. Ümmü Selemeye vermemişlerdi.[69]

Hz. Ümmü Seleme der ki:

"Mugîre oğulları beni yanlarında hapsettiler.

Kocam Ebu Seleme ise Medine´ye gitti.

Böylece, benimle kocamın arasını ve oğlumun arasını ayırdılar.

Ben, biryıl veya biryıla yakın bir müddet, her sabah Ebtah´a çıkıp oturur; akşama kadar ağlar durur­dum.

Mugîre oğulları ailesinden, amcamın oğullarından biradam, birgünyanıma uğradı. Halimi görünce, bana acıdı. Mugîre oğullarına:

´Siz şu zavallı kadıncağızı kocasının yanına daha ne diye göndermezsiniz?!

Onun, hem kocasıyla arasını, hem oğluyla arasını ayırdınız´ dedi.

Bunun üzerine, Mugîre oğulları, bana:

´İstersen, git, kocana kavuş!´ dediler.

Abdulesed oğulları da oğlumu bana geri verince, deveme binip oğlumu kucağıma aldıktan sonra, Medine´deki kocamın yanına gitmek üzere yola çıktım.

Yanımda, Allah´ın kullarından hiç kimse yoktu. Kendi kendime:

´Beni kocamın yanına ulaşıncaya kadar götürecek bir kimseye rastlayabilir miyim ki?´ deyip gittim.

Ten´im´de bulunduğum sırada idi ki, Abduddar oğullarının kardeşi Osman b. Talha b. Ebi Talha´ya rastladım. Bana:

´Ey Ebi Ümeyye´nin kızı! Nereye gidiyorsun?´ diye sordu.

Ona:

´Medine´deki kocamın yanına gitmek istiyorum´ dedim.

Bana:

´Senin yanında gidecek bir kimse yok mu?´ diye sordu.

Ona:

´Yok! Vallahi, ancak Allah var! Bir de, şu oğulcuğum!´ dedim.

Bana:

´Vallahi, seni bu yolda yalnız bırakmak doğru olmaz!´ dedi ve hemen devenin yularını tutup benim­le birlikte hızlı hızlı gitmeye devam etti.

Vallahi, Arap erkekleri içinde, hiçbir zaman, ondan daha saygılı ve nezaketli bir yoldaş görmedim:

Bir konak yerine erişince devemi çöktürür, ben ininceye kadar bana arkasını döner, benden uzak­laşır, ben deveden indikten sonra gelip deveyi götürür, semerini indirir, onu bir ağaca bağlar, kendisi de gidip bir ağacın altına uzanırdı.

Hareket zamanı gelince kalkar, tekrar semeri devenin sırtına koyar, deveyi yanıma getirip çök-türdükten sonra arkasını döner, bana:

´Bin!1 derdi.

Ben bindikten sonra, gelir, devenin yularından tutar ve yederdi.

Beni Medine´ye ulaştırıncaya kadar, bana hep böyle yapmaktan geri durmadı.

Küba´da Amr b. Avf oğullarının köyüne bakınca:

´Senin kocan işte bu köydedir![70] Artık, Allah´ın bereketi üzere, gir oraya!´ dedikten sonra, Mekke´ye dönmek üzere, yanımdan aynldı .[71]

Ben, İslâm´da, Ebu Seleme ailesinin uğradığı musibet kadar, hiçbir ev halkının musibete uğradığını bilmiyorum.

Ben, hiçbir zaman, Osman b. Talha´dan daha ikramlı ve saygılı bir yoldaş da görmedim !"[72]

Cübeyr b. Mut´im´in Şam Manastırlarında Peygamberimiz (a.s.)ın Resmine Rastlayışı

Cübeyr b. Mut´im der ki:

"Yüce Allah Peygamber (a.s.)ı gönderdiği ve onun peygamberliğini açığa vurduğu zaman, Şam´a gitmiştim.

Busra´da iken, Hıristiyanlardan bir cemaat, yanıma gelip, bana:

´Sen Harem (Mekke) halkından mısın?´ diye sordular.

Ben:

´Evet!´ dedim.

Bana:

İçinizde peygamberlik dâvasında bulunan zâtı tanır mısın?´ diye sordular.

Ben:

´Evet!´ dedim.

Beni bir kiliseye koydular ki, orada birtakım resimler vardı. Bana:

´Bak! Onun resmini görebilir misin?´ dediler.

Baktım, onun resmini orada göremedim.

´Onun resmini göremedim!1 dedim.

Beni bundan daha büyük bir odaya koydular. Bakınca, orada Resûlullahın vasfı ve resmi ile, arkasında yer alan Ebu Bekir´in vasfını ve resmini gördüm.

Bana:

´Onun vasfını gördün, buldun mu?´ diye sordular.

Ben:

´Evet!´ dedim.

Bana:

´Bu, o mudur?´ diye sordular.

´Evet!´ dedim. Bana:

´Biz de, bunun sizin sahibiniz olduğuna ve arkasındaki şu zâtın da, sonradan, onun halifesi ola­cağına şehadet ederiz![73]

Bu peygamberden sonra bir peygamber daha olmayacak, gelmeyecek!1 dediler."[74]

"Kureyşîlerin Resûlullah (a.s.)a işkence yapmalarını hiç istemezdim.

Kureyşîlerin onu öldürmeye kalkacaklarını sandığım zaman, manastırlardan bir manastıra varıp kavuştum.

Manastırın bakıcısı başkanlarına gidip haber verdi.

Toplanılınca, durumu başkana anlattım.

Bana:

´Kureyşîlerin onu öldüreceklerinden korkuyor musun?´ diye sordu.

Ben:

´Evet!´ dedim.

Bana:

´Sen ona benzeyen, çizilmiş bir resim görsen, tanıyabilir misin?´ diye sordu.

Ben:

´Evet! Tanırım!´ dedim. Bana, üzeri örtülü bir resim gösterdi ki, sanki tıpkı o idi! Bana:

´Vallahi, onlar onu öldüremezler! Onu öldürmek isteyeni, biz öldürürüz! Çünkü, o, muhakkak peygamberdir!´ dedi.

Onların yanında bir müddet kaldım.

Mekke´ye döndüğüm zaman, Resûlullah (a.s.) Medine´ye gitmiş bulunuyordu."[75]

Kayser Herakliyus´un Çekmecesinde Sakladığı Peygamber Resimlerini İslam Elçilerine Gösterişi

Hz. Ebu Bekir de, Rum Kayseri Herakliyus´u İslâmiyete davet etmek üzere,[76]

Hişam b. Âs el-Emevî´yi,[77]

Nuaym b. Abdullah´ı ,[78]

Ubâde b. Sâmit´i,[79]

Amr b.Âs´ı,

Adiyy b. Ka´b´ı

gönderdi.[80] Gönderilen elçilerden bazıları, bu husustaki anılarını şöyle anlatmışlardır:

"Rum hükümdarını İslâmiyete davet edelim diye, hayvanlarımıza binip yola çıktık. Dımaşk´a vardık.

O zaman, Şam ülkesi, Herakliyus adına, Cebele b. Eyhemü´l-Gassânî´nin idaresinde idi.

Şam´a girmek için izin istedik, izin verildi.

Cebele, bize bakınca, hoşlanmadı. Emretti, bir tarafa çekilip oturduk. Kendisi ise, özel minderde, ileri gelen adamlarıyla birlikte oturmakta idi.[81]

Bizimle konuşmak ve söyleyeceklerimizi kendisine eriştirmek üzere, bize bir adam gönderdi.

´Vallahi, biz hiçbir zaman elçi ile konuşmayız! Biz ancak hükümdara gönderildik!´ dedik.[82]

Elçi, gidip bunu anlatınca, Cebele oturduğu minderden inip başka bir mindere oturdu.

Bizim yanına kadar gelmemize izin verdi.[83]

Cebele´nin üzerinde kara, kaba bir elbise vardı. [84]

Çevresine bakıldığı zaman, herşeyin de kapkara olduğu görülüyordu."[85] Cebeleye:

"Senin şu kara, kaba giymenin sebebi nedir?" diye sorulunca,[86] Cebele:

"Sizi bütün Şam´dan,[87] beldelerimden[88] çıkarıp giderinceye kadar, bunu adak olarak giyeceğim ve üzerimden çıkarmayacağım!" dedi.[89]

İslâm elçileri:

"Sen biraz yumuşak davran ve acele etme![90]

Vallahi, sen şu oturduğun yerden bizi menedinceye kadar, biz onu muhakkak senden alacağız![91] Vallahi, biz burayı inşaallah senden de, en büyük kraldan da alacağız! Bunu, bize Peygamberimiz (a.s.) haber verdi!" dediler.[92]

Cebele İslâm elçilerinin konuşmak istediklerini konuşmalarına "Konuşunuz!" diye izin verince,[93] Hişam b. Âs konuşmaya başlayıp onu Allah´a imana davet etti,[94] İslâm iyete davet etti.[95]

Ubâde b. Sâmit der ki:

"Biz, onu böylece Allah´a imana ve İslâmiyete davet ettikse de, hayra ermeyi kabul etmedi.[96]

Cebele:

´Demek, siz Sümerâsınız ha?´ dedi.

Ona:

´Sümerâ, ne demek?´ diye sorduk.

Cebele:

´Siz onlar değilsiniz!´ dedi.

Ona:

´Ya kimlermiş onlar?´ diye sorduk.

Cebele:

´Onlar, geceleri namaz kılan, gündüzleri oruç tutan bir kavimdir!´ dedi.

Biz de:

´Vallahi, biz onlanz![97] Geceleri namaz kılar, gündüzleri oruç tutarız1 dedik.[98]

Cebele:

´Sizin namazınız nasıldır?´ diye sordu.

Kendisine namazımızı tarif ettik.[99]

Cebele:

´Sizin orucunuz nasıldır?´ diye sordu.

Ona orucumuzu da tarif ettik. [100]

Cebele bize daha başka şeyler hakkında da sorular sordu.

Sorularının cevaplarını verdiğimiz zaman,[101] Allah bilir ki,[102] yüzünü kara bürüdü, yüzü kapkara oldu,[103] tencere karasına döndü.[104] Azarlandık.[105]

Bize:

´Kalkın!´ dedi.[106]

Krala gönderilmemizi, adamlarına emretti.[107]

Bizi, elçiler ve kılavuzlarla birlikte Rum kralına yolladı.[108]

Kostantiniyyeye [İstanbul´a] yaklaştık.[109] Şehrin kapısına vardık.[110] Hayvanlarımızın üzerinde olduğumuz halde, sarıklarımızı ve kılıçlarımızı düzenledik.[111]

Bizimle birlikte gelen elçi:

´Şu hayvanlarınız kralın şehrine sokulmaz![112]

Size, isterseniz katırlar, isterseniz eğerli ve uysal atlar getireyim,[113] getirelim.[114] Sizi eğerli, uysal atlara ve katırlara bindirelim.[115]

Eğerli uysal atlar ve katıriar getirinceye kadar, siz burada durup bekleyin´ dedi. [116]

Biz:

´Hayır![117] Vallahi, biz bulunduğumuz gibi,[118] hayvanlarımızın üzerinde olmadıkça,[119] buraya girmeyiz!´ dedik.[120]

Kaysere:

´Onlar şehre atlar ve katırlar üzerinde girmeyi kabul etmiyorlar!?´ diye haber göndendiler.[121]

Kayser ´Onların yollarını açın!´[122] diyerek şehre hayvanlarımızın üzerinde girmemize emir,[123] izin verince,[124] hemen kılıçlarımızı kuşandık, hayvanlarımıza bindik.[125]

Sarıklarımızı sarınmış, kılıçlarımızı kuşanmış olarak, hayvanlarımızın üzerinde şehre girdik.[126]

Kostantiniyye (İstanbul) halkı, bizi böyle, sarıklarımıza sarınmış, kılıçlarımızı kuşanmış olduğumuz halde hayvanlarımızın üzerinde görünce, şaşırdılar.[127]

Kayserin sarayının kapısına kadarvardık.[128]

Hayvanlarımızı sarayın duvarının dibinde ıhdırdık.[129]

Kayser o sırada sarayının yüksek bir odasında oturuyor ve bize bakıyor, yanında da kumandanlar ve Rum ileri gelenleri bulunuyordu.

Başımızı kaldırıp yüksek sesle:

´Lâ ilahe illallâhu vallâhu ekber!´ diyerek tekbir getirdik.

Allah bilir ki, bütün saray, rüzgârın hurma ağacını salladığı gibi sallandın[130]

Kayser, bize:

´Dininizi[131] bana böyle[132] kapımda[133] açıklamanız sizin için uygun değildir!1 diyerek acele haber gönderdiği gibi;

´İçeri girin!´ diye de haber gönderdi.[134]

Kayserin yanına girdik.[135]

Kayser, kendisine mahsus yüksek bir minderde oturuyordu. Meclisindeki, çevresindeki herşey kır­mızı, üzerindeki elbise de kırmızı idi.

Kumandanlar ve Rum ileri gelenleri de yanında bulunuyordu.[136]

Kendisine söylemek istediğimiz şeyi elçiye söylememizi isteyince:

´Hayır! Vallahi, biz elçi ile konuşmayız!

Biz, ancak krala gönderildik!

Eğersen bizim seninle konuşmamızı istiyorsan, bize izin ver, seninle konuşalım´ dedik.[137]

Selam vermeden, yanına girdik.[138]

´Lâ ilahe illallah!´ dedik.

Allah bilir ki, saray sallandı!

Hatta, Kayser ve adamları, başlarını kaldırdılar.[139]

O sırada, Kayserin yanında, açık ve güzel Arapça bilen bir adam bulunuyordu.[140]

O, bize:

´Oturunuz!1 diye işaret edince, bir tarafa çekilip oturduk.[141]

Kayser, gülerek: [142]

´Beni aranızdaki selamla selamlamaktan sizi meneden nedir?[143]

Peygamberinizi selamladığınız selamla beni selamlamaktan sizi men eden nedir?1 diye sordu.[144]

´Sizin beni aranızdaki selamınızla selamlamanız gerekmez mi idi?1 dedi.[145]

Ona:

´Bizim seni aramızdaki selamımızla selamlamamız sana, senin selamlandığın selamla selamla­mamız da bize helâl olmaz![146]

Ne bizim peygamberimizi selamladığımız selamla seni selamlamamız sana helâl olur, ne de senin selamlandığın selamla seni selamlamamız bize helâl olur´ dedik.[147]

Kral:

´Sizin aranızdaki selamınız nasıldır?1 diye sordu.[148]

´Esselâmü aleyke´dir!´[149]

´Esselâmü aleyküm´dür![150] Cennetliklerin selamıdır´ dedik.[151]

Kral, bize:

´Siz peygamberinizi de mi bununla selamlarsınız?1 diye sordu.

´Evet!´ dedik.[152]

Kral:

´Hükümdarlarınızı nasıl selamlarsınız?´ diye sordu.

´Bununla selamlarız1 dedik.[153]

Kral:

´Size verilen selama da mı bununla karşılık verirsiniz?´ diye sordu.

´Evet,[154] bununla![155] Böyle! dedik.[156]

Kral:

İçinizden, peygamberinize herhangi bir şeyde vâris olan var mı?´ diye sordu.

´Yoktur! Bir kimse, ölünce vârisini veya yakınını bırakır; vârisi veya yakını, ona vâris olur. Fakat, Peygamberimize bizden, hiçbir şeyde vâris olan olmamıştır!´ dedik.[157]

Kral:

´Hükümdarınızda da, hal böyle midir?´ diye sordu.

´Evet!´ dedik.[158]

Kayser:

´Sizi katınızda, en büyük kelâmınız nedir?´ diye sordu.[159]

´Lâ ilahe illallâh![160] Lâ ilahe illallâhu vallâhu ekber!´ dedik.[161]

Deyince, saray tekrar sallandı!

Kayser gözlerini açtı, tavana doğru baktı ve:

´Siz bu kelimeyi söyleyince, oda sallandı ha?!´ dedi.

´Evet!´ dedik.[162]

Kayser:

´Siz bunu düşmanlarınızın beldelerinde söylediğiniz zaman, tavanları sallanır mı?´ diye sordu.

´Hayır!´ dedik.

Kayser:

´Siz bunu kendi beldelerinizde söyleyince, tavanlarınız sallanır mı?´ diye sordu.

Biz:

´Hayır! Biz bunun böyle yaptığını hiç görmedik! O bu şeyi ancak senin yanında yaptı.[163] O, bize öğütten başka birşey olamaz!´ dedik.

Kayser, yanında oturanlara dönerek: [164]

´Ne güzel doğru söz!´ dedi[165] ve:

´Siz, şehirleri fethettiğiniz sıralarda ne dersiniz?´ diye sordu.

´Lâ ilahe illallâhu vallâhu ekber, deriz´ dedik.

Kayser:

´Lâ ilahe illallah dediğinizde,[166] O´nunla birlikte ortak yok![167] O´nunla birlikte hiçbir şey yok; [168]

Vallâhu ekber dediğinizde de, Allah herşeyden büyüktür![169] O´ndan daha büyük birşey yok! Onun eni boyu yok,[170] demek istiyorsunuzdur herhalde?1 dedi.

´Evet!´ dedik.[171]

Kayser bize birtakım şeyler daha sorduktan ve cevaplarını aldıktan sonra:

´Sizin namazınız ve orucunuz nasıldır?´ diye sordu.

Bunları da kendisine anlattık.[172]

Kayser bizim güzel, büyük bir yerde ağırlanmamız için, ilgililere emir verdi ve bize de: ´Kalkınız!´ dedi.[173]

Orada üç gün kaldık.[174]

Kayserin, sabah ve akşam, bize lütuf ve ikramları geldi.[175]

Kayser geceleyin bize haber gönderdi. Yanına girdik. Kendisinin yanında hiç kimse yoktu.[176]

Kayser oturmamızı emretti, oturduk. [177]

Kendisine söylemiş olduğumuz sözleri tekrarlamamızı istedi, onları tekrarladık. [178]

Kayser hizmetçisini çağırıp ona birşey söyledi.

Hazırlattığı ,[179] büyük ve altın işlemeli, dör tköşe çekmece gibi birşeyi getirtti.

Çekmecenin birçok küçük ve kilitli gözleri vardı. [180]

Kayser, gözlerden birisini açtı. Oradan, siyah ipekli bir bez parçası çıkarıp yaydı.

Bezin üzerinde, ak benizli, yüzü ayın ondördü gibi parlak,[181] uzun boylu, çok saçlı,[182] saçı iki bölük halinde örgülü,[183] büyük gözlü,[184] uzun boyunlu, [185] kalın baldırlı,[186] sakalsız[187] bir insan resmi vardı.

Kayser, bize:

´Bunu tanıyor musunuz?1 diye sordu. Biz:

´Hayır!´ dedik. Kayser:

´Bu, Âdem´dir!1 dedi. Onu çıkardığı yere koydu.

Sonra, başka bir göz açtı. İçinden siyah ipekli bir bez parçası çıkarıp yaydı. Üzerinde, ak benizli,[188] çok saçlı, hüzünlü, kederli, güzel yüzlü,[189] güzel sakallı,[190] büyük başlı, kıvırcık saçlı, kalın baldırlı, gözlerinde kırmızılık bulunan,[191] büyük gözlü, iki omzunun arası geniş olan[192] bir insan resmi vardı.

Kayser, bize:

´Bunu tanıyor musunuz?1 diye sordu.

Biz:

´Hayır!´ dedik.

Kayser:

´Bu, Nuh´tur!´ dedi.[193]

Kayser, onu da çıkardığı yere koydu.

Sonra, başka bir göz açtı. Gözün içinden, siyah ipekli bir bez parçası çıkarıp yaydı. Bezin üzerinde, ak tenli, ak sakallı,[194] ak saçlı, güzel gözlü, açık alınlı, uzunca yanaklı,[195] güzel yüzlü,[196] gülümser gibi bir zâtın resmi vardı.

Kayser, bize:

´Bunu tanıyor musunuz?1 diye sordu.

Biz:

´Hayır!´ dedik.

Kayser:

´Bu, İbrahim´dir!´ dedi.[197]

Kayser onu da çıkardığı yere koydu.

Sonra, başka bir göz açtı. Gözün içinden, siyah ipekli bir bez parçası çıkarıp yaydı.

Bezin üzerine, aktenli bir insan resmi çizilmiş olup,[198] Peygamberimiz Muhammed (a.s.)a göre çizilmişti.[199]

Ona bakınca,[200] kendi kendimize:

´Peygamberimiz Muhammed (a.s.)![201] Vallahi, Resûlullah (a.s.)!´[202] dedik[203] ve ağladık.[204] Kayser ´Size ne oluyor?![205] Siz bunu tanıyor musunuz?´ diye sordu.[206]

Biz:

´Evet![207] Bu, bizim peygamberimiz Muhammed (a.s.)ın resmidir!´ dedik.[208]

Kayser:

´Size Allah adına,[209] dininiz adına and veriyorum![210] Bu, sizin peygamberinizin resmidir´ dedi.

Biz:

´Evet! Bu, peygamberimizin resmidir![211] Allah ve dinimiz adına yemin ederiz ki; bu, peygamberim-izdir![212]

Sanki onu sağ olarak görür gibiyiz![213]

Sanki ona sağ olduğu halde bakıyor gibiyiz!1 dedik.[214]

Allah bilir, Kayser ayağa kalktı, sonra oturdu ve:

´Allah aşkına! Bu, gerçekten o mudur?´ dedi.

Biz:

´Evet! Gerçekten odur. Sanki biz ona bakıyor gibiyiz!1 dedik.

Kayser ona bir müddet baktı durdu.[215]

Sonra da:

´Bu resim, gözlerin en sonuncusunda idi. Fakat, ben onun üzerinizde ne etki yapacağını[216] biley­im,[217] göreyim diye, çıkarıp göstermekte acele ettim1 dedi. Sonra da, onu çıkardığı yere koydu."[218]

Peygamberimiz (a.s.)ın Şekil ve Şemaili

Hz. Ali´nin bildirdiğine göre, Peygamberimiz (a.s.):

Ne öyle uzun boylu, ne de kısa olmayıp, uzuna yakın orta boylu idi.

Kendisinin el ve ayak parmaklan kalınca,

Başı, vücut yapısıyla dengeli biçimde, büyükçe idi.

Omuzlan, dizleri ve bilekleri kemikli idi.

Saçı ne kıvırcık, ne de düzdü.

Sakalı sık idi.

Yüzü uzunca idi.

Boynu uzundu, gümüş gibi ak ve parlaktı.

Teni kırmızıyla karışık ak ve pembe idi.

Gözleri büyükçe idi.

Gözbebeklerinin siyahı, pek siyahtı.

Gözlerinin beyazında biraz kırmızılık vardı.

Kirpikleri sık ve uzundu.

Vücudu ne zayıf, ne de şişmandı.

İki küreğinin arası enli idi.

Omuz küreklerinin arasında peygamberlik mührü vardı.

Peygamberimiz (a.s.)ı birdenbire görenler, onun vakar ve manevî heybetinden sarsılırlar, kendisini yakından tanıyınca da, ona en derin sevgi ve saygı ile bağlanırlardı.

Kendisinin yüce haslet ve meziyetlerini anlatmak isteyen kimse:

´Ben, ne ondan önce, ne de sonra, onun bir benzerini daha görmedim!´ demekten kendini ala­mazdı. [219]

Peygamberimiz (a.s.)ın üvey oğlu Hind b. Ebi Hâle´ye göre:

Resûlullah (a.s.)ın yüzü ayın ondördü gibi parlardı.

Saçı kendiliğinden ikiye ayrılıp yanlarına dökülürse, onları birieştirmezdi. Birleştiklerinde de onları ayırmaz, oldukları gibi bırakırdı.

Saçını uzattığı zaman, saçı kulaklarının memesini aşardı.

Alnı açık ve genişti.

Kaşları uzun ve kavisli idi.

Kaşlarının uçları ince, araları çok yakındı, fakat çatık değildi.

İki kaşının arasında bir damar vardı ki, kızgınlık zamanında kabanr, görünürdü.

Bumunun iki kaş arasında başladığı yer yüksekçe, bumunun ucu da ince idi. Bumundaki ölçülülük ve denklik, dikkat edenlerin gözünden kaçmazdı.

Bumunda ayrı bir parlaklık da vardı.

Diğer sahabilerin anlattıklarına göre de:

Peygamberimiz (a.s.)ın yanaklan düzdü, yumru değildi.

Dişleri inci taneleri gibi idi.

Bütün uzuvları (organları) düzgündü.

Kamı ve göğsü bir düzeyde idi, çıkık değildi.

Vücudu kıllı değildi. Yalnız, omuz başlarında, pazularında biraz kıllar vardı.

Bilek kemikleri uzun, el ayalan genişti.

Ayaklarının altı düz değil, çukurca idi.

Ayakları hafif etli idi.

Ayaklarının üzerine su döküldüğü zaman, etrafa yayılirdi. [220]

Resûlullahın yüzü ve sesi çok güzeldi.[221]

Sanki, yüzünde güneş çağlandı.[222]

Ümmü Ma´bed´in bildirdiğine göre:

Peygamberimiz (a.s.)ın gözü, Kudretten sürmeli idi.

Sustuğu zaman, kendisinde, bir vakar ve ağırbaşlılık; konuştuğu zaman da, güleryüzlülük görünürdü.

Sözleri, sanki dizilmiş birer inci gibi, ağzından tatlı tatlı dökülürdü.

Sözü açık, ve hak ile bâtıl arasını ayırıcı olup; ne acizlik sayılacak derecede az, ne de boş ve gerek­siz sayılacak derecede çoktu.

Kendisi, ekşi ve asık suratlı değil, güleçti.[223]

İslâm elçileri, Kayserin sarayında gördükleri peygamber resimleri hakkındaki anılarını anlatmaya şöyle devam etmişlerdir:

"Kayser çekmeceden başka bir göz açtı ve içinden siyah ipekli bir bez parçası çıkardı.[224]

Bezin üzerinde, esmer tenli,[225] kaba sakallı,[226] çukur gözlü, dudaklarını büzmüş, yüzünü ekşit­miş,[227] kıvırcık saçlı, sert ve hiddetli bakışlı, öfkeli bir insan resmi vardı.[228]

Kayser, bize:

´Bunu tanıyor musunuz?1 diye sordu.

Biz:

´Hayır!´ dedik.

Kayser:

´Bu, Musa´dır!´ dedi.[229]

Musa (a.s.)ın yanında, ona benzeyen ve fakat, başının saçı yağlı, geniş alınlı, gözünün siyahında bumuna doğru akı klik bulunan bir insan resmi vardı.

Kayser, bize:

´Bunu tanıyor musunuz?1 diye sordu.

´Hayır!´ dedik.

Kayser:

´Bu, Harun b. İmran´dır!´ dedi.

Sonra, onu eski yerine kaldırıp, çekmeceden başka bir göz açtı ve içinden beyaz ipekli bir bez parçası çıkardı ki, üzerinde esmer tenli, düz saçlı, orta boylu,[230] güzel yüzlü, öfkeli gibi[231] bir insan resmi vardı.

Kayser:

´Bunu tanıyor musunuz?1 diye sordu.

´Hayır!´ dedik.

Kayser:

´Bu, Lûttur!´ dedi.

Kayser başka bir göz açıp, içinden beyaz ipekli bir bez parçası çıkardı ki, üzerinde kırmızıya çalar ak tenli, seyrek sakallı, ince burunlu, güzel yüzlü bir insan resmi vardı.

Kayser, bize:

´Bunu tanıyor musunuz?1 diye sordu.

´Hayır!´ dedik.

Kayser:

´Bu, İshaktır!1 dedi.

Sonra, başka bir göz açıp, içinden beyaz ipekli bir bez parçası çıkardı ki, üzerinde İshak (a.s.)ın resmine benzeyen, fakat alt dudağında bir ben bulunan bir insan resmi vardı.

Kayser, bize:

´Bunu tanıyor musunuz?1 diye sordu.

´Hayır!´ dedik.

Kayser:

´Bu, Yâkub´dur´ dedi.

Sonra, başka bir göz açıp, içinden siyah ipekli bir bez parçası çıkardı ki, üzerinde kırmızıya çalar ak tenli, güzel yüzlü, ince burunlu, güzel boylu, yüzünde nur yükselen, huşuu yüzünden belli olan bir insan resmi vardı.

Kayser, bize:

´Bunu tanıyor musunuz?1 diye sordu.

´Hayır!´ dedik.

Kayser:

´Bu, sizin peygamberinizin atası İsmail´dir!1 dedi.

Sonra, başka bir göz açıp, içinden beyaz ipekli bir bez parçası çıkardı ki, üzerinde Âdem (a.s.)ın resmini andıran, ak tenli, yüzü güneş gibi parlayan bir insan resmi vardı.

´Bunu tanıyor musunuz?1 diye sordu.

´Hayır!´ dedik.

Kayser:

´Bu, Yusuf´tur!´ dedi.[232]

Sonra, başka bir göz açıp, içinden siyah ipekli bir bez parçası çıkardı ki, üzerinde kalın baldırlı, uzun bacaklı, at üstünde bir insan resmi vardı.

´Bunu tanıyor musunuz?1 diye sordu.

´Hayır!´ dedik. Kayser:

´Bu, Süleyman b. Davud´dur!´ dedi.[233]

Kayser, en sonra, bir göz açıp, içinden siyah ipekli bir bez parçası çıkardı ki, üzerinde ak tenli, sim­siyah sakallı, çok saçlı, güzel gözlü ve güzel yüzlü,[234] açık ve geniş alınlı [235]elinde asa, sırtında sof­tan kaftan bulunan[236] bir genç insan resmi vardı.

Kayser, bize:

´Bunu tanıyor musunuz?1 diye sordu.

´Hayır!´ dedik.

´Bu, İsa b. Meryem´dir!1 dedi.[237]

Onu da çıkardığı yerine koyduktan sonra, vazifeliye emredip, çekmeceyi bulunduğu yerine kaldırt-tl .[238]

Kaysere:

´Görmüş olduğumuz resmin Peygamberimiz (a.s.)ın resmi olduğunu-kendisini sağlığında görmüş bulunduğumuz için-tanıdık. Öteki resimlerin-kendilerini görmediğimiz hal de-kimlere ait olduk­larını nasıl bilelim, tanıyalım?[239]

Peygamberler (a.s.)lara ait olmak üzere çizildiklerini anladığımız bu resimlerden, Peygamberimiz için çizilenin, kendisi gibi olduğunu gördük.[240]

Bunlar size nereden geldi?!´ dedik.[241]

Kayser:

´Âdem, çocuklarından gelecek peygamberleri göstermesini, Rabbinden dilemişti.[242]

Allah da, Âdem´e, onların suretlerini indirdi.

Bunlar, Âdem´in, güneşin battığı yerdeki hazinesinde bulunuyordu.[243]

Zülkameyn, onu güneşin battığı yerdeki yerinden çıkarıp Danyal´a verdi.[244]

Danyal da, o suretlere göre, bu suretleri[245] ipek bezler üzerine[246] aynen tasvir etti, geçirdi.

İşte, bunlar, Danyal´ın çizdiği suretlerdir.[247]

Bu resimler, tevarüs yoluyla krallardan krallara geçe geçe, bana kadar gelmiştir!´ dedi.[248]

Bunun üzerine, Kayseri İslâmiyete davet ettik.[249]

Kayser:

´Vallahi, nefsim mülk ve saltanatımdan aynlmaklığımı hoş karşılasaydı,[250] dininiz üzere[251] size tâbi olmayı[252] ne kadar arzu ederdim ![253]

Fakat, nefsim hoş karşılamıyor!´ dedi.[254]

Bize güzel hediyeler verdi.[255] Sonra, dönmemize izin verdi,[256] döndük.[257]

Ebu Bekir´in yanına vardık.[258] Ona, gördüğümüz şeyleri, Kayserin bize söylediği sözleri,[259] bize gösterdiği yakınlığı[260] anlatınca, Ebu Bekir ağladı ve Kayser hakkında:

´Miskin (zavallı)! Yüce Allah onun hakkında hayır dileseydi, muhakkak yapardı´ dedikten sonra:

´Resûlullah (a.s.) bize haber verdi ki; onlar (Hıristiyanlar) ve Yahudiler, Muhammed (a.s.)ın na´tini,[261] yanlarında,[262] yanlarındaki Tevrat ve İncil´de[263] bulmuşlardır.[264] Yüce Allah da:

´Onlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil´de yazılı bulacakları o ümmî nebî olan Resûle tâbi olanlardır.

O, kendilerine iyiliği emr ve onları kötülükten nehy ediyor, onlara temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri de üzerlerine haram kılıyor. Onlardan, ağıryüklerini, sırtlarında olan zincirleri indiriyor.

İşte, ona iman edenler, onu tazim edenler, ona yardım edenler ve ona indirilmiş olan, yanında bulu­nan Nur^a tâbi olanlar! Onlar, selâmete erenlerin ta kendileridir!´ [A´râf: 157] buyurmuştur´ dedi."[265]

Mekke´nin Müslümanlardan Boşalışı ve Hz. Ebu Bekir´in Hicrete Hazırlanışı

Müslümanlardan kimisi Habeş ülkesine, kimisi de Medine´ye hicret etmişti. Mekke´de, müşriklerin hapsettikleri[266] veya zorla dinlerinden döndürdükleri,[267] veya hasta, ya da hicret etmekten âciz[268] kimseler ile birlikte, hemen hemen, Peygamberimiz (a.s.)dan, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali´den başka erkek kimse kalmam işti.[269]

Hz. Ebu Bekir sık sık hicret için izin istedikçe, Peygamberimiz (a.s.):

"Hele acele etme bakalım. Belki Allah sana bir sahib hazırlar!" buyurur, Hz. Ebu Bekir de Peygamberimiz (a.s.)a hicret arkadaşı ve yoldaşı olmayı umardı.[270]

Hz. Ebu Bekir Medine´ye hicrete hazırlanınca da, Peygamberimiz (a.s.) ona:

"Sen biraz sabret! Bana da hicrete izin verileceğini umuyorum!" buyurdu.[271]

Hz. Ebu Bekir:

"Ey Allah´ın Peygamberi![272] Babam, anam sana feda olsun! Sen bunu umuyor musun?" diye sordu.

Peygamberimiz (a.s.):

"Evet! Umuyorum" buyurunca, Hz. Ebu Bekir, Peygamberimiz (a.s.)a arkadaş olmak için, kendisini hicret etmekten alıkoydu.[273]

Buna bir hazırlık olmak üzere de,[274] Hureyş[275] veya Kuşeyr[276] oğulları develerinden, sekiz yüz dirheme[277] satın aldığı iki deveyi[278] evde semür ağacının yaprağıyla dört ay[279] besledi.[280]

Kureyş Müşriklerinin Peygamberimiz (a.s.)ı Öldürmeyi Kararlaştırmaları

Kureyş müşrikleri Peygamberimiz (a.s.)a başka yerlerden birtakım sahabiler ve yardımcılar çıktığını, Mekkeli sahabilerin[281] çoluk çocuklarıyla birlikte Medine´ye, savaşçı ve hazırlıklı Evs ve Hazrec kabilelerinin[282] yanına gittiklerini gördükleri[283] ve orada konuklanıp korunduklarını[284] öğrendikleri zaman, Peygamberimiz (a.s.)ın da onların yanına gideceğini[285] ve kendileriyle savaşacağını[286] anladılar ve korktular;[287] Dârü´n-Nedve´de toplandılar.[288]

Dârü´n-Nedve´de Toplanan Müşriklerden Başlıcaları

Abduşşems oğullarından:

1. Utbe b. Rebia,

2. Şeybe b. Rebia,

3. Ebu Süfyan Sahr b. Harb

Nevfel b. Abdi Menaf oğullarından:

4. Tuaym b. Adiyy,

5. Cübeyr b. Mut´im (veya Habib b. Mufim),

6. Haris b. Âmir b. Nevfel.

Abduddar b. Kusayy oğullarından:

7. Nadr b. Haris

Esed b. Abduluzzâ oğullarından:

8. Ebu´l-Bahterî b. Hişam,

9. Zem´a b. Esved, b. Muttalib (veya Rebia b. Esved)

10. Hakîm b. Hizam.

Mahzum oğullarından:

11. Ebu Cehil Amr b. Hişam.

Sehm oğullarından:

12. Nübeyh b. Haccac,

13. Münebbih b. Haccac.

Cumah oğullarından:

14. Ümeyye b. Halef.

Toplantıya bunlarla ve bunlardan başkalarıyla birlikte gelen Kureyş müşrikleri sayısızdı.[289] Rivayete göre, sayıları yüzü bulmuş;[290] Kureyş müşriklerinin görüş ve rey sahiplerinden, toplan­tıya gelmeyen kimse kalmamış;[291] ancak, alınacak karardan haberleri olmasın diye, toplantıya Hâşim oğulları ailesinden kimse alınmamıştı.[292]

Necidli Olduğunu Söyleyen Bir Şahsın Toplantıya Katılışı

Kureyş müşrikleri Peygamberimiz (a.s.)ın işini konuşmak üzere belirledikleri günün sabahında Dârü´n-Nedve´de toplanmaya başladıkları sırada idi ki, üzerine kalın bir elbise giyinmiş bir şeyhin kapıda dikilip durduğunu gördüler ve:

"Kim bu şeyh?" diye sordular.

Şeyh:

"Necid halkından bir şeyh! Onun [Peygamber (a.s.)] için hazırlandığınızı işitip, yanınızda bulunmak ve konuşmalarınızı dinlemek üzere gelmiş bulunuyor. Kendisi, görüş ve öğütlerini sizden esirgemeyeceğini umuyor!" dedi.

"Olur! Gir, içeri!" dediler.

O da, onlarla birlikte içeri girdi.

Teşhis ve tasvir edildiği gibi, bu, Necidli şeyh suretine girmiş bir şeytandı.[293]

Peygamberimiz Aleyhinde Yapılan Konuşmalar ve Verilen Korkunç Karar

Kureyş müşrikleri Peygamberimiz (a.s.) hakkında birbirlerine:

"Bu adamın işi, görmüş olduğunuz gibi, yaygın bir hale gelmiş bulunuyor.

Biz, vallahi, onun, bizden olmayan tâbileriyle üzerimize yürümeyeceğinden emin değiliz!

O halde, onun hakkındaki görüşlerinizi birleştiriniz!" dediler.

Aralarında görüşmeye, konuşmaya başladılar.

İçlerinden birisi,[294] Ebu´l-Bahterî[295] veya Hişam b. Amr[296]

"Onu zincire vurarak hapsediniz ve üzerinden kapıyı kilitleyiniz! Sonra, ondan önce geçen Züheyr, Nâbiga ve onlardan da önce geçmiş olan şairlerin başlarına gelen akıbet gibi bir akıbetin bunun da başı­na gelmesini, ölmesini bekleyiniz!" dedi.

Necidli şeyh:

"Hayır! Vallahi bu sizin için yerinde bir görüş değildir:

Vallahi, dediğiniz gibi onu hapsedecek olursanız, kendisinin işi kilitlediğiniz kapının arkasına çıkar, ashabına ulaşır, hemen üzerinize yürüyüp onu elinizden çeker alırlar, sonra da size galebe çalacak, hakim olacak kadar çoğalırlar.

Bu, sizin için, yerinde bir görüş değildir. Siz bundan başkasını düşünmeye bakınız!" dedi.[297]

Toplanüdakiler:

"Şeyh doğru söylüyor!" dediler.[298]

Tekrar düşünmeye ve konuşmaya başladılar.

İçlerinden birisi,[299] Ebu´l-Bahterî[300] veya Ebu´l-Esved Rebia b. Amr:[301]

"Onu aramızdan çıkaralım, yurdumuzdan sürelim. O, bizden çıkınca, vallahi, nereye giderse gitsin! Nereye düşerse düşsün! Nemize gerek! O bizden uzak olunca, biz ondan kurtulunca, işimiz düzelir, ülfe­timiz de olduğu gibi devam eder" dedi.

Necidli şeyh: "Hayır! Vallahi, bu da sizin için yerinde bir görüş değildir! Siz onun sözünün güzel, konuşmasının tatlı olduğunu, getirdiği şeylerle insanların kalblerine hakim olup durduğunu görmüyor musunuz? Vallahi, siz bu dediğinizi yapacak olursanız, onun Araplardan bir kabilenin yanında yer­leşmeyeceğinden ve onları hükmü altına alıp kendisine tâbi kılmayacağından ve onlarla birlikte üzerinize yürüyüp sizi beldelerinizde tepelemeyeceğinden, işinizi elinizden almayacağından, size istediğini yap­mayacağından emin olamazsınız! Siz, onun hakkında, bundan başka bir tedbir düşününüz!" dedi. [302]

Müşrikler:

"Vallahi, şeyh doğru söylüyor!" dediler. [303]

Ebu Cehil:

"Vallahi, benim onun hakkında, sizin daha düşünmediğiniz, dile getirmediğiniz bir görüşüm var!" dedi.

"Ey Hakem´in babası! Nedir o görüş?" diye sordular.

Ebu Cehil:

"Benim görüşüm: İçimizdeki her kabileden, güçlü, kuvvetli, özü gözü pek, şerefli, soylu birer delikan­lı alalım. Sonra, onlardan her birine keskin birer kılıç verelim. Onlar gidip, ellerindeki kılıçlarla hepsi bir­den tek adamın vuruşu gibi vurup, onu öldürsünler! Böylece ondan kurtulalım, rahata kavuşalım! Delikanlılar bunu bu şekilde yapınca, onun kanı bütün kabilelere dağılmış, düşmüş olur! Abdi Menaf oğulları ise, bütün kabilelerle savaşmaya güç yetiremezler, bizden diyet almaya razı olurlar. Biz de, Abdi Menaf oğullarına onun diyetini öderiz!" dedi.

Necidli şeyh:

"İşte, yerinde söz bu adamın sözüdür! Bu öyle bir görüştür ki, ondan başka, yerinde bir görüş yok­tur!" dedi.

Bunun üzerine, müşrikler Ebu Cehil´in görüşü üzerinde birleşmiş olarak dağıldılar. [304]

Beş kabileden hemen beş cellat seçilip, ellerine birer keskin kılıç verildi. [305]

Suikast Hadisesinin Kur´an-ı Kerîm´de Anılışı

Yüce Allah, Peygamberimiz (a.s.)a, Kureyş müşrikleri tarafından hazırlanan suikastı da, Kur´ân-ı Kerîm´de şöyle açıklar:

"Hani, bir zamanlar o küfredenler seni tutup bağlam alan, yahut öldürmeleri, ya da (yurdundan) zorla sürüp çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı.

Onlar bu tuzağı kurarlarken, Allah da onun karşılığını yapıyordu. Allah tuzak kuranlara mukabele edenlerin hayırlı sı di r." [306]

"Yoksa ´O bir şairdir. Biz, ona da zamanın, ölüm musibetinin gelmesini gözlüyoruz!1 mu diyorlar?"[307]

--------------------------------------------------------------------------------

[1] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 81-91, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 1 , s. 226, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 257.

[2] İbn Sa´d, Tabakât, c. 1 , s. 226.

[3] Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 257.

[4] İbn Sa´d, Tabakât, c. 1 , s.226.

[5] Taberî, Târîh, c. 2, s. 240.

[6] Taberî, c. 2, s. 240, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 101, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 14.

[7] İbn Sa´d, c. 1, s. 226, Belâzurî, c. 1, s. 257, Taben, c. 2, s. 240, İbn Esîr, c. 2, s. 101, Zehebî, Târîhu´l-islâm, s. 313, İbn Haldun, c. 2, s. 14, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 1 80.

[8] Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 2, s. 459, Zehebî, s. 31 3.

[9] İbn Sa´d, c. 1, s. 226, Belâzurî, c. 1, s. 257, Taberî, c. 2, s. 240, İbn Esîr, c. 2, s. 101, Zehebî, s. 313, İbn Haldun, c. 2, ks. 2, s. 14, Halebî, c. 2, s. 180.

[10] Diyarbekrî, Hamîs, c. 1, s. 320.

[11] İbn Sa´d.c. 1, s. 226, Belâzurî, c. 1, s. 257, Halebî, c. 2, s. 180.

[12] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 387, İbn Sa´d, c. 1, s. 226, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 198, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 59, Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 34, Beyhakî, c. 2, s. 459, Zehebî, s. 311 , Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 3, s. 168, Diyarbekrî, Hamîs, c. 1, s. 320, Halebî, c. 2, s. 180.

[13] Abdurrezzak,c.5, s. 387, İbn Sa´d, Tabakât, c. 1, s. 226, Belâzurî, c. 1, s. 257, Halebî, c. 2, s. 180.

[14] Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 257.

[15] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 111, Taberî, Târîh, c. 2, s. 242, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 3, s. 1 69.

[16] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 111, Taberî, c. 2, s. 242, İbn Hazm, Cevâmiu´s-Sîre, s. 85 Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 2, s. 459, Zehebî, Târîhu´l-islâm, s. 311, Ebu´l-Fidâ, c. 3, s. 169.

[17] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 111, Taberî, c. 2, s. 242, Ebu´l-Fidâ, c. 3, s. 169.

[18] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c.1 , s. 226, Belâzurî, E nsâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 257.

[19] İbn Sa´d, Tabakât, c. 1,s.226.

[20] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 111, İbn Sa´d, c. 1 , s. 226, Taberî, c. 2, s. 242, İbn Hazm, Cevâmiu´s-Sîre, c. 85-86, Zehebî, s. 313.

[21] İbn Sa´d. Tabakât. c. 3. s. 271.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/289-291.

[22] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 112, Belâzurî, c. 1, s. 258, İbn Hazm, s. 86.

[23] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 11 4, Taberî, c. 2, s. 242, İbn Hazm, s. 86, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 101, İtan Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 1, s. 173, Zehebî, s. 313, Ebu´l-Fidâ, c. 3, s. 170.

[24] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 115, Ebu´l-Fidâ, c. 3, s. 171.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/291.

[25] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 115, Taberî, c. 2, s. 242, İbn Hazm, s. 86, İbn Haldun, c. 2, ks. 2, s. 14.

[26] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 115, İbn Sa´d, c. 3, s. 89, İbn Haim, s. 86, Ebu´l-Fidâ, c. 3, s. 171.

[27] İbn Sa´d, Tabakât, c. 3, s. 89.

[28] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 2, s. 115-116, İbn Sa´d, Tabakât, c. 3, s. 89-90, İbn Hazm, Cevâmiu´s-Sîre, s. 86-87, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 1, s. 173-174, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 3, s. 171.

[29] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 116, İbn Hazm, s. 87, İbn Seyyid, c. 1, s. 174, Ebu´l-Fidâ, c. 3, s. 1 71.

[30] İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 90, İbn Seyyid, c. 1,s.175, Ebu´l-Fidâ, c. 3, s. 170.

[31] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 115, Ebu´l-Fidâ, c. 3, s. 171.

[32] Süheylî, Ravdu´l-ünüf, c. 4, s. 163.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/291-292.

[33] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.2, s. 118.

[34] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 284, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 2, s. 460, İbn Hazm, Cevâmiu´s-Sîre, s. 87, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 1, s. 174, Zehebî, Târıhu´l-islâm, s. 313, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 3, s. 1 73, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 14, Kastalânî, Mevâhibu´l-ledünniye, c. 1, s. 78, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 183.

[35] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 121, İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 3, s. 271, İbn Hazm, s. 88, İbn Seyyid, t 1, s. 175.

* Tenâdıb; Mekke´ye on mil uzaklıktadır (Süheylî, Ravdu´l-ünüf, c. 4, s. 190).

[36] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 118, İbn Sa´d, c. 3, s. 271, Beyhakî, Sünenü´l-kübrâ, c. 9, s. 13-1 4, İbn Esir, Usdu´l-gâbe, c. 4, s. 253, Zehebî, Târih, s. 314, Ebu´l-Fidâ, c. 3, s. 172.

[37] İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 4, s. 152-153, Muhibbül-Taben , Rıyâdu´n-nadrâ, c. 1, s. 258-259, Halebî, c. 2, s. 183-184.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/293-294.

[38] İbn İshak, İbn Hişam , Sîre, c. 2, s. 120-121, İbn Hazm, Cevâmiu´s-Sîre, s. 88, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 1, s. 175, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 3, s. 173.

[39] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 121-122, İbn Hazm, s. 89, İbn Seyyid, c.1, s. 176, Ebu´l-Fidâ, c. 3, s. 174.

[40] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 122, İbnSeyyid, c. 1, s. 176, Ebu´l-Fidâ, c. 3, s. 174.

[41] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 122, İbn Sa´d, Tabak âtü´l-kübrâ, c. 3, s.55-56,İbn Hazm, Cevâmiu´s-Sîre, s.89, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 3, s. 585, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 1, s. 176.

[42] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 122-123, İbn Hazm, s. 89-90, İbn Seyyid, c. 1, s. 176, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 3, s. 174.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/294-295.

[43] İbn Sa´d, Tabakât, c. 3, s. 87-88, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 258, İbn Seyyid.c. 1, s. 174, Ebu´l-Fidâ. c. 3, s. 173.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/296.

[44] İbn İshak.İbn Hişam, c. 2, s. 121, Belâzurî, c. 1 , s. 259, Ebu´l-Fidâ, c. 3, s. 173.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/296.

[45] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 118, İbn Hazm, Cevâmiu´s-Sîre, s. 88, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 1, s. 174, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 3, s. 172, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 184.

[46] Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 208.

[47] İbn İshak, İbn Hişam , c. 2, s. 118, Belâzurî, c. 1, s. 208, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 2, s. 460, İbn Hazm , s. 88, Ebu´l- Fidâ, c. 3, s. 172, Halebî, c.2, s. 184.

[48] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 118, Ebu´l-Fidâ, c. 3, s. 172, Halebî, c. 2, s. 184.

[49] Belâzurî, Ensâb.c.1, s. 208, Beyhakî, c. , s. 460, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 3, s. 1231, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, t 4, s. 321.

[50] İbn İshak, İ bn Hişam, c. 2, s. 118, Belâzurî, c. 1, s. 208, İbn Hazm, s. 88, Beyhakî, c. 2, s. 460, İbn Abdilberr, c. 3, s. 1231 , İbn Esîr, c. 4, s. 321.

[51] Halebî, İnsânu´l-uyûn, c . 2, s. 1 84.

[52] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 118, Belâzurî, c. 1, s. 208, Ebu´l-Fidâ, c. 3, s. 172.

[53] Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 184.

[54] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 118, Ebu´l-Fidâ, c. 3, s. 172.

[55] Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 208.

[56] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 118, Belâzurî, c. 1, s. 208, Ebu´l-Fidâ, c. 3, s. 172, Halebî, c. 2, s. 184.

[57] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 118, Ebu´l-Fidâ, 172, Halebî, c.2, s. 184.

[58] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 118, Ebu´l-Fidâ, c. 3, s. 172, Halebî, c. 2, s. 184.

[59] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 119, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 3, s. 172.

[60] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 119, Ebu´l-Fidâ, c. 3, s. 172, Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 184.

[61] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 119, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 208, Ebu´l-Fidâ, c. 3, s. 172, Halebî, c. 2, s. 184.

[62] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 119, Ebu´l-Fidâ, c.3,s. 172, Halebî, c. 2, s. 184.

[63] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 11 9, Belâzurî, c. 1, s. 208, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c. 1, s. 175, Ebu´l-Fidâ, c. 3, s. 172, Halebî, c.2, s. 184.

[64] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 119, İbn Seyyid, c. 1, s. 1 75, Ebu´l-Fidâ, c. 3, s. 172, Halebî, c. 2, s. 184.

[65] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 119, Belâzurî, c. 1, s. 208, Ebu´l-Fidâ, c. 3, s. 172, Halebî, c. 2, s. 184.

[66] İbn Hazm, Cevâmiu´s-Sîre, s. 88, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 3, s. 1231, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 4, s. 321, İbn Seyyid, c. 1, s. 175.

[67] Halebî, İnsânu´l-uyûn, c. 2, s. 184.

[68] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 119, Ebu´l-Fidâ, t 3, s. 172.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/296-298.

[69] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 112, Belâzurî", Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 258, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 7, s. 341, Zehebî, Târîhu´l-islâm, s. 312, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 3, s. 169.

[70] İbn İshak, İbn Hişam , Sîre, c. 2, s. 112-113, Belâzurî, Ensâbu´l-eşrâf, c. 1, s. 258-259, İbn Esîr, Usdu´l-gâbe, c. 7, s. 341- 342, Zehebî, Târîhu´l-islâm, s. 312, E bu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 3, s. 169-170, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 4, s. 458459.

[71] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 113, Belâzurî, c. 1, s. 259, İbn Esîr, c. 7, s. 342, Zehebî, s. 312, Ebu´l-Fidâ, c. 3, s. 170.

[72] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 113, İbn Esîr, c. 7, s. 342, Ebu´l-Fidâ, c. 3, s. 170.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/298-300.

[73] Buhârî, Târîhu´l-Kebîr, c. 1, ks. 1, s. 179, Ebu Nuaym, Delâilü´n-nübüvve, c. 1, s. 49-50, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 1 , s. 384-385, Zehebî, Târîhu´l-İslâm, s. 527-528, Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 8, s. 233-234, Suyûtî, Hasâisü´l-kübrâ, c. 1, s. 263.

[74] Buhârî, Târîhu´l-Kebîr, c. 1, s. ks. 1, s. 179, Beyhakî, Delâil, c. 1, s. 385, Ebu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c. 6, s. 63, Heysemî, Mecmau´z-zevâid, c. 8, s. 234, Suyûtî, Hasâisü´l-kübrâ, c. 1, s. 364.

[75] Zehebî, Siyeru a´lâmi´n-nübelâ, c. 3, s. 63.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/300-302.

[76] Dineverî, Kitâbu´l-ahbâr, s. 1 8, Ebu Nuaym, Delâilü´n-nübüvve, c. 1 , s. 50, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 1, s. 386, Ebu´l- Ferec İbn Cevzî, el-Vefâ, c. 2, s. 727, Muhyiddin b. Arabî, Muhâdarâtu´l-ebrâr, c. 1 , s. 100, Zehebî, Târihu´l-islâm, s. 533, Ebu´l-Fidâ, Tefsîr, c. 2, s. 251, Suyûtî, Hasâisü´l-kübrâ, c. 2, s. 126, Alâüddin Ali, Kenzu´l-ummâl, c. 12, s. 465.

[77] Ebu Nuaym, Delâil.c.1 , s. 50, Beyhakî, Delâil, c. 1, s. 386, Ebu´l-Ferec İbn Cevzî, el-Vefâ, c. 2, s. 727, Zehebî, Târih, s. 528, Ebu´l-Fidâ, Tefsîr, c. 2, s. 251, Suyûtî, Hasâis, s. 2, s. 126, Alâüddin Ali, Kenzu´l-ummâl, c. 12, s. 465.

[78] Ebu Nuaym, Delâil, c. 1, s. 50, E bu´l-Ferec İbn Cevzî, c. 2, s. 727, Alâüddin Ali, Kenzu´l-ummâl, c. 12, s. 465.

[79] Dineverî, Kitâbu´l-ahbâr, s. 18, Zehebî, Târîh, s. 532-533, Alâüddin Ali, Kenzu´l-ummâl, c. 12, s. 465.

[80] Alâüddin Ali, Kenzu´l-ummâl, c. 12, s. 465.

[81] Ebu´l-Ferec İbn Cevzî, el-Vefâ, c. 2, s. 727, Zehebî, Târihu´l-islâm , s. 533.

[82] Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 1 , s. 386, E bu´l-Ferec İbn Cevzî, el-Vefâ, c. 2, s. 727, Zehebî, Târîhu´l-islâm, s. 533, Ebu´l-Fidâ, Tefsir, c. 2, s. 251-252, Suyûtî, Hasâisü´l-kübrâ, c. 2, s. 126, Alâüddin Ali, Kenzu´l-ummâl, c. 12, s. 465.

[83] E bu´l-Ferec İbn Cevzî, el-Vefâ, c. 2, s. 727, Zehebî, Târîh, s. 533.

[84] Ebu Nuaym, Delâilü´n-nübüvve, c. 50, Beyhakî, Delâil, c. 1, s. 386, Ebu´l-Ferec İbn Cevzî, c. 2, s. 727, Muhyiddin b. Arabî, Muhâdarâtü´l-ebrâr, c. 1, s. 100, Zehebî, Târîh, c. 533, Ebu´l-Fidâ, Tefsîr, c. 2, s. 252, Suyûtî, Hasâis, c. 2, s. 127, Alâüddin Ali, Kenzu´l-ummâl, c. 12, s. 465.

[85] Ebu Nuaym, Delâil, c. 1, s. 50, Ebu´l-Ferec, c. 2, s. 727, Muhyiddin b. Arabî, M uhâdarâtu´l-ebrâr, c. 1, s. 100.

[86] Muhyiddin b. Arabî, Muhâdarâtu´l-ebrâr, c. 1, s. 100, Zehebî, Târîhu´l-islâm , s. 533.

[87] Ebu Nuaym , Delâil, c. 1, s. 50, Beyhakî, Delâil, c. 1, s. 386, Ebu´l-Ferec, c. 2, s. 727, Muhyiddin b. Arabî, Muhâdarâtu´l-ebrâr, c.1 , s. 100, Ebu´l-Fidâ, Tefsîr, c. 2, s. 252, Suyûtî, Hasâis, c. 2, s. 127, Alâüddin Ali, Kenzu´l-ummâl, c. 1 2, s. 466.

[88] Zehebî, Târihu´l-islâm, s. 533.

[89] Ebu Nuaym, Delâil, c. 1 , s. 50, Beyhakî, Delâil, c. 1, s. 386, Ebu´l-Ferec, c. 2, s. 727, Muhyiddin b. Arabî, c. 1 , s. 100, Zehebî, s. 533, Ebu´l-Fidâ, c. 2, s. 252, Suyûtî, c. 2, s. 127, Alâüddin Ali, Kenzu´l-ummâl, c. 1 2, s. 466.

[90] Ebu´l-Ferec İbn Cevzî, c. 2, s. 727, Zehebî, s. 533.

[91] Muhyiddin b. Arabî, Muhâdarâtu´l-ebrâr, c. 1, s. 100.

[92] Ebu Nuaym, Delâilü´n-nübüvve, c. 1, s. 50, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 1, s. 386, Ebu´l-Ferec İbn Cevzî, el-Vefâ, c. 2, s.727, Muhyiddinb. Arabî, Muhâdarâtu´l-ebrâr,c. 1, s. 100, Zehebî, Târîhu´l-islâm, s. 533-534,Ebu´l-Fidâ,Tefsîr, c. 2, s. 252.Suyûtî, Hasâisü´l-kübrâ, c. 2, s. 127, Alâüddin Ali, Kenzu´l-ummâl, c. 12, s. 466.

[93] Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 1, s. 386.

[94] Ebu Nuaym, Delâil ü´n-nübüvve, c. 1 , s. 50, Muhyi ddin b. Arabi, Muhâdarâtu´l-ebrâr, c. 1, s. 100, Ebu´l-Fid â, Tefsîr, c. 2, s. 252.

[95] Beyhaki, Delâil, c. 1, s. 3 86, Ebu´l-Fidâ, Tefsîr, c. 2, s. 252, Suyûtî, Hasâis, c. 2, s. 127.

[96] Zehebî, Târîhu´l-islâm, s. 533.

[97] Ebu Nuaym , Delâil, c. 1, s. 50, Ebu´l-Ferec, c. 2, s. 727, Muhyiddin b. Arabî, Muhâdarâtu´l-ebrâr, c. 1, s. 100, Zehebî, Târîh, c. 534, Alâüddin Ali, Kenzu´l-ummâl, c. 12, s. 466.

[98] Zehebî, Târihu´l-islâm, s. 534.

[99] Ebu Nuaym, c. 1, s. 50, Ebu´l-Ferec, c. 2, s. 727, Muhyiddin b. Arabî, Muhâdarâtu´l-ebrâr, c. 1, s. 100, Zehebî, Târîhu´l-islâm, s.534.

[100] Ebu Nuaym, c. 1, s. 50, Beyhakî, c. 1, s. 386, Ebu´l-Ferec, c. 2, s. 727, Zehebî, s. 534, Ebu´l-Fidâ, c. 2, s. 252, Suyûtî, c. 2, s. 127.

[101] Zehebî, Târihu´l-islâm, s. 534.

[102] Ebu Nuaym, Delâil, c. 1, s. 50, Muhyiddin b. Arabî, c. 1, s. 1 00, Zehebî, s. 534.

[103] Ebu Nuaym , Delâilü´n-nübüvve, c. 1, s. 50, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c. 1, s. 386, Ebu´l-Ferec İbn Cevzî, el-Vefâ, c. 2, s. 727, Muhyiddin b. Arabî, Muhâdarâtu´l-ebrâr, c. 1 , s. 100, Zehebî, Târîhu´l-islâm, s. 534, Ebu´l-Fidâ, Tefsîr, c. 2, s. 252, Suyûtî, Hasâisü´l-kübrâ, c. 2, s. 127, Alâüddin Ali, Kenzu´l-ummâl, c. 12, s. 466.

[104] Ebu Nuaym, Delâil, c. 1, s. 50, E bu´l-Ferec, c. 2, s. 727, Muhyiddin b. Arabî, Muhâdarâtu´l-ebrâr, c. 1, s. 100.

[105] Zehebî, Târihu´l-islâm, s. 534.

[106] Ebu Nuaym, c. 1 , s. 50, Beyhakî, c. 1, s. 386, Ebu´l-Ferec, c. 2, s. 727, Muhyiddin b. Arabî, c.1, s. 100, Zehebî, s. 534, Ebu´l-Fidâ, c. 2, s. 252, Suyûtî, c. 2, s. 127, Alâüddin Ali, Kenz, c. 12, s. 466.

[107] Ebu Nuaym, c.1, s. 50, Ebu´l-Ferec, c. 2, s. 727, Muhyiddin b. Arabî, c. 1 , s. 100.

[108] Beyhakî, c. 1, s. 386, Zehebî, s. 534, Ebu´l-Fidâ, c. 2, s. 252, Suyûtî, c. 2, s. 1 27, Alâüddin Ali, Kenz, c. 1 2, s. 466.

[109] Zehebî, Târihu´l-islâm, s. 534.

[110] Ebu Nuaym, c.1 , s. 50, Muhyiddin b. Arabî, c.1, s. 100.

[111] Alâüddin Ali, Kenzu´l-ummâl, c. 12, s. 466.

[112] Ebu Nuaym, c. 1 , s. 50, Beyhakî, c. 1, s. 386, Zehebî, s. 534, Ebu´l-Fidâ, c. 2, s. 252, Alâüddin Ali, Kenz, c. 12, s. 466.

[113] Ebu Nuaym, c. 1 , s. 50, Ebu´l-Ferec, c. 2, s. 728, Muhyiddin b. Arabî, c. 1, s. 100.

[114] Alâüddin Ali, Kenzu´l-ummâl, c. 12, s. 466.

[115] Beyhakî, c.1 , s. 386, Ebu´l-Fidâ, c. 2, s. 252, Alâüddin AH, Kenz, c. 12, s. 466.

[116] Zehebî, Târîhu´l-islâm , s. 534.

[117] Ebu Nuaym, c.1 , s. 50, Ebu´l-Ferec, c. 2, s. 728, Muhyiddin b. Arabî, c. 1,s.100, Alâüddin Ali, Kenz, c. 12, s. 466.

[118] E bu Nuaym, c. 1 , s. 50, Ebu´l-Ferec, c. 2, s. 728, Muhyiddin b. Arabî, c. 1, s. 100.

[119] Ebu Nuaym, c. 1, s. 50, Muhyiddin b. Arabî, c. 1, s. 100, Zehebî, s. 534, E bu´l-Fidâ, c. 2, s. 252, Alâüddin Ali, Kenz, c. 12, s. 466.

[120] Ebu Nuaym, Delâil, c. 1 , s. 50, Beyhakî, Delâil, c. 1, s. 386, Ebu´l-Ferec, c. 2, s. 728, Zehebî, Târi


Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <b> <center>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimlendirme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.