Kullanıcı girişi

Haçlı Zihniyetinin Dış Kapıya Yüklenmesi


Sağlam bir bünyeye saldırmak hiç bir zaman akıllı bir dav­ranış olmaz. İşte bunu daha o zamandan keşfeden haçlı zih-niyyeti merkezi idareden uzak Tunus, Cezayir ve Trabiusgarb eyaletlerini hasta uzuvlar olarak seçmiş onlarla bir takım antlaşmalar ve ikili münasebetler kuruyordu. Bu devletler gerek İngiltere gerekse Fransa'dan başkası değildi. Gayet ta-biidirki bu iki devlet kaypak ve hedefü politika bakımından bu gün bile güçlü devletlerden sayılır.

İngiltere ve Fransa yukarıda verdiğimiz kıyılarda gemileri­nin soyulduğunu iddia ediyor ve Osmanlı devletine bunlar madem sana bağlılar bunları durdur, diyor sonra yine onlara kendilerini soyduruyordu. Bunun bir iki defa meydana gel­mesinden sonra oralardaki mahalli idarelerle öze! anlaşmalar yapıyordu. Bu durum o bölgelerin Osmanlı nüfuzundan çı­kıp, kendini bir şey zannetmesi ve batı emperyalizminin ye­mi olması demekti. Devleti aliyye Sultan Abdül Aziz Han za­manında ki; çöküşten bir evvelki duraklamadır, Mısır'ın Av­rupa devletleri ile flört etmesine bile müsaade etmiyordu. Sultan Murad gibi çelik iradeli, bitirici pençeli bir padişahın devrinde ise bu dış yaklaşmalar önlenemiyordu. Muktedir olan iktidar olur görüşünün çok bariz bir tezahürüdür bu va­ziyet. Bunun sebebi doğu hududlarında İran, içte ise Sultan Gen^ Osman'ın intikamını alacağım diye tutturan Abaza pa-şayisyanı idi. Abaza paşa ölçüyü o kadar kaçırmıştıki; Si­vas'ta topçu ve cebecilerin beşikteki çocuklarına varıncaya kadar kati eylemişti. Abaza paşa kuvvet toplaya toplaya İs­tanbul'a intikam almak üzere yola çıkmıştı. Sadrazam Çer­keş Mehmed paşa ise Tokat'a gelmişti.

Kayseri önlerinde iki ordu karşılaşmış, sonunda Abaza pa­şa Erzurum'a kaçmıştı. Sadrazam paşa ise yeniden Tokad'a dönmüştü. Bu arada ise büyük âlim Şeyhülislâm Esad Efen­di Hakk'a yürümüş yerine ise büyük mutasavvıf ve şâir Yah­ya Efendi yeniden Şeyhülislâm olmuştur. Bu arada Çerkeş Mehmed paşa'da tutulduğu hastalıktan kurtulamayarak vefat etmiş mesnedi sadaret Filibeli Müezzinzade Hafız Ahmed pa-şa'ya tevdi olunmuştu.

Cennetmekân Sultan 1. Ahmed Hân'ın Edirne ormanların­da avlanması sırasında etrafındaki silahlı adamları ile kar-şısı-na çıkan Kırım Hanları varislerinden Mehmed Giray hapiste bulunduğu Yedikule zindanından meçhul bir şekilde Sultan 1. Mustafa zamanında firar etmişti. Bu firardan sonra ise siya-seten Mehmed Giray'ın Kırım Hân'liğına tayini kararlaştırıl­mıştı. Bir müddetten beri Şah Abbas nezdinde mülteci olarak bulunan Şahin Giray ise Kırım'a dönmüş ve ona'da Kaîgaylık verilmişti. Bilindiği gibi Kaîgaylık, Kırım'da Hân'ın yardımcı­lığını aksettiren bir vazifedir. Müneccimlerden biri ismi kuş isimlerinden oluşmuş birisinin dünyaya hakim olacağını ifa­de eden bir kehanet ortaya atmıştı. Şahin Giray bu kehanetin kendisini kast ettiği batıl düşüncesine kapılmış ve küfür olan bu iddiaya yapışmış olmadık zulümleri ifa etmişti. Şurada kı­sa bir istidrad ile bazı önemli hususatı belirtmeyi lüzumlu gördük. Gaibden haber vermek malumdurki, insanların harcı değildir. Kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı ayetlede belli olan Efendimiz sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle bu­yurmaktadır: «Rabbim bana neyi haber verirse ben onu bil­diririm» yoksa yıldızların duruşuna, yok kuşların bacağına, efendim aynaların yüzüne bakarak geleceği söylemek kâhin­liktir. Kâhinlik ise Allah indinde tek din olan islâm dininde merduttur, yasaktır. Bu mevzuda İbni Haldun Hz. leri ünlü mukaddimesinde uzun uzun malûmatlar vermiş ne varki; o büyük âlim dahi kâhinleri peygamberlerin haberi sadık halle­ri ile mukayese etmiş, hoş hükmünü verirken bunların doğru olmadığını hatta geçim vasıtası olarak kullandıklarını ifade etmekten çekinmemiştir. Yalnız şunu ilâve etmekte mutaka isabet vardır. Oda bazı keşfü zevk erbabı evliyaullah vardırki; iki cihan serverinin manevi mirasçıları olarak Cenab-ı Hakk (C.C.) o zâtlara aklın idrak edemeyeceği bazı keşfiyyatı nasi-beder ve ifşasına müsaade buyurursa elhak haber doğrudur. Bu bile şeriat âlimleri indinde keşfiyyatı temaşa eyleyen zâtı bağlar hükmündedir.

Yukarıda verdiğimiz kısa İzahattan anlaşılacağı gibi, men edilmiş bir hale göre hareket eden feâketlere uğrayacağın­dan, Şahin Giray'ın başına gelenler, kendisini kaptırdığı bu kehanetin mahvına sebeb olduğu anlaşılmalıdır.

Şahin Giray bir ordu hazırlamış ve İstanbul üzerine yürü­mek üzere yola çıkmıştı. Miyetinde ilk durağı Edirne şehri idi. Yeni padişahı tebrik etmek üzere Rusya tarafından gönderi­len iki elçi Kırım'da Şahin Giray tarfından önce tutuklanmış bilahare öldürülmüşler ve Genç Padişaha götürmekte olduk­ları hediyeleride kendilerine mal etmişlerdi. Dîvan bu işe çok kızmış Şahin Giray ve Mehmed Giray'ı azlederek yerine Ca-nik Giray tayin olunmuştu. Kefe'ye sürgün edilen Mehmet Giray'ın mezkûr yere götürülmesine İbrahim ve Hasan paşa­lar vazifelendirilmişti. Ayrıca Donanmayı Hümayun Kapdan-ı Derya Halil paşa'nın kumandasında Kefe'ye gönderilmişti.

Mehmed Giray, isyan bulutuna kendini kaptırmış, etrafına topladığı yüzbin nogay ve sekizyüz kazak süvarisi ile kendi­sini almaya gelen Hasan ve İbrahim paşaların karşısına dikil­mişti, iki ay süren oyalayıcı ve son derece kanlı muharebe­lerden sonra Mehmed Giray ordusu galib gelmiş, devleti aliy-Ye iki güzide paşası Hasan ve İbrahim paşaları meydanı harbde kaybetmişlerdi.

Görüyoruzki, doğu sınırında İranlılar, içte Abaza ve Celâli-ler, öte yanda Kırım Hanlığı çıkardığı gailelerle, üstüne üst­lük, hristiyan dünyasının yahudi ile olan ittifakı; islâmın ta­rihler içinde en büyük temsilcisi olan Osmanlı devletini ne zorluklara sokuyordu. Bu kadar düşman karşısında ayakta kalmak ne kadar zordur, bunu bir düşünsek, ecdadımızın bü­yüklüğünü bir kere daha anlamış oluruz.

Mehmed Giray'ın bu galibiyeti bin kişi kadar Osmanlı as­kerinin esir olması, onyedi kıta topun Kırımlıların eline geç­mesi, devleti mecburen yeni bir düşünce tarzına itti. İstan­bul'dan gönderilen bir memur, Mehmed Giray'i yeniden Han­lığa, Şahin Giray'i ise kalgaylığa oturttu. Yapılan müzakereler neticesinde esirler ve toplar geriye alındı, orduyu hümayun İstanbul'a, Mehmed Giray ise payitahtına döndü. Ne varki kâhinin söylediklerini bir türlü kafasından atamayan Şahin Giray, yeniden Tuna kıyısındaki Osmanlı himayesindeki ka­sabaları talan etmeye başladı. Plânlarını çok önemli ve stra­tejik bir yer olan Baba Dağı'nı ele geçirmek için hazırladıysa da Silistre Beylerbeyi Kantemir paşa, otuz bin süvari ile yıldı­rım gibi yetişip, bütün askerî deha ve cesaretini ortaya koya­rak Şahin Giray kuvvetlerini perişan etti. Şahin Giray son an­da bir sal'a atlıyarak karşı sahile geçti ve canını kurtarabildi.

Bosna üzerinden yola çıkan yüzelli kıt'alık silahlı kazak as­keri ta boğaziçine dalış yapıp bu günkü Büyükdere, Yeniköy, İstinye civarına kadar geldiler. Her tarafı yakıp yıktılar, bunla­rın üzerine devlet 500 kayık içinde denizden birlikler, kara-danda onbin asker göndererek Kazakları ancak ricata mec­bur edebildi. Rivayet olunurki, bu olaydan sonra Bizans'ın Sultan Fatih donanmasına karşı gerdiği zincir, Karadeniz bo­ğazında bu Kazak belasından korunmak için gerdirilmiştir.

İran hududunda ise Bağdad için yapılan mücadelenin finiş hali gelişmekte idi. Hafız Ahmed paşa ve Çerkeş Hasan paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri Kerkük'ü alırken, onbin neferden kurulu bir İran kuvvetine galebe çalmıştı. İran ordu­larının baş komutanı olan Karcığla Han, Gürcüler aleyhinde bir fırıldak çevirince Gürcülerin bunu sezmeleri neticesinde onları da karşısına almış oldu. Bir boğazda otuzbin kişilik or­dusunu yakalayıp bastıran Gürcüler, Beyleri Mağrav Han ko­mutasında kesin bir imha savaşına başladılar. Neticede Kar­cığla Han, şimdi İstanbul'da boğazın incisi ve çayı ile meşhur Emirgân semtine adı veren «Emirgüneoğlunun» babası «Emirgün» ve diğer ileri gelen komutanlar yirmibin askeri ile perişan oldular. Diğer yandan onbin İran askeri tabanları yağlayarak hayatlarını kutarabildiler. Gürcüler yedibin İran askerinin kellesini mızraklarına takarak Osmanlı devletine bağlılıklarını ispat için Sadrazam Hafız paşanın ayakları dibi­ne döküverdi.

Tarihler Hicri 1035, Milâdi 1626'yı gösterirken Kaptan-] Deryalık makamına getirilmiş olan Topal Recep Paşa Do­nanmayı Hümayunu Karadeniz'e çıkarmış, yukarılarda ver­diğimiz boğaziçi baskınını irtikap eden Kazakları tedip etmek ve dünyaya Karadeniz'in hâla bir Türk Gölü olduğunu ispat için koca deryayı damla damla tarayarak Kazakların kayıka-nnı buldu. Bunların yetmiş kıta kayığını Karadeniz'in dibine gönderdi. Yüzyetmişiki kıta küçük gemisini zapt edip, sekiz-yüz tane esir alıp İstanbul'a gönderen Recep paşa büyük bir gurur ve kibir ayrıca yukarı mevkilere tırmanma hırsı ile döndü. Bütün ahali yaşasın paşamız diye sevinç gösterileri­nde bulunuyordu. İşte Recep Paşa'ya bir mim koyun sevgili okuyucular.

Biz yine İran ile mücadeleye dönelim: İranlı askerlerin bü­yük bir bölümünün Hz. Ali (K.V.) Efendimiz kabrini ziyaret etmek için ordudan ayrıldıklarını haber alan Sadrazam Hafız paşa, Bağdad'ı muhasara edip almayı plânladı. Ne varki, ordudaki top sayısı çok azdı. İstanbui ve Basra'dan top getir­mek faaliyete geçti. Askeri ise Bağdad kalesinin dibinde lâ­ğım açmakla vazifelendirdi. İki ay içinde asker elli iki lağım açıyor. Sevgili kuyucu bu lağımlar daha evvel Bekir Subaşı-nin açtırıp İranlılar tarafından kapatılan lağımlar olduğu bir çok tarihlerde yazılıdır.

Bu sebebden biz bu lağım açma işini eski lağımları temiz­leme çalışması olarak isimlendiriyoruz. Bilindiği gibi lağım açma tabiri surların altından düşmana görünmeden hatta se­sini dahi duyurmadan yumuşak toprak bulup orayı kazmak ve kazılan yeri patlayıcı maddelerle doldurup ateşleyip pat­latmak ve oralarda yıkıntı veya gedikler açıp fetihi gerçek­leştirmek için yapılır. Bazen kale müdafileri bu lağım açma işine vakıf olurlar, o lağımı onlar patlatır ve bir çok kişinin te­lef olmasına yol açar, dünyanın üç kıtasında Resûlullâh'in sancağını şan ve şerefle gezdirmiş Osmanlı Devletinin nice güzide evlatları bu lağımlarda düşmanın taarruzlarına uğra­yıp şehadet şerbeti içerek cenneti âlâya uçurmuşlardır.

Lağımlar bir yandan temizlenirken diğer yandan eldeki toplar güllelerini Bağdad kalesine havale ediyor. Bir gedik açılmaya muvaffak olunuyorsada yapılan hücum neticeyi getirmiyor.

Tam bu sırada bir istihbarat alan sadrazam, ordunun ileri gelen komutan ve güngörmüş ihtiyar dilaverlerini topluyor ve onlara Şah Abbas'ın büyük bir ordu ile gelmekte olduğu­nu söyleyip meşveret eyliyor. Müzakere iki ana esas üzerinde cereyan ediyor. Ya muhsaraya devam yahut da muhasarayı kaldırıp dönmek. Meşveretin neticesi dönme şeklinde netice veriyor.

Gel de Anlat:

Yukarı koyduğumuz başlık; başın başa, başında padişaha bağlı olduğu zamanda kullanılmayan buna mukabil her baş-dan bir ses çıktığı zaman çaresizliği belirten bir deyim olarak ortaya çıktığı bu vakadan da pek iyi anlaşılır. Yeniçeriler meşveretten çıkan kararı, çok çileler ve meşakkatlere kat­landıklarını bu sebebden Bağdad'ı almadan bir yere gitme­yeceklerini haykıran Yeniçeri baştan gelen sesi değilde, so­rumsuz kafalardan çıkan kararı tatbik edeceklerini söylediler. Bu suretle meşveretin neticesi alınmış olan muhasarayı kal­dırma kararı iptal edilip, muhasaraya devam olundu.


Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <b> <center>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimlendirme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.