Kullanıcı girişi

Hz. Ömer Zamanında Sahabelerin Daveti


Hz. Ömer’in Bir Mektupla Sa’d b. Ebî Vakkas’a Halkı Üç Gün İslâm’â Davet Etmesini Söylemesi

- Hz. Ömer, Sa’d b. Ebî Vakkas’a şunları yazdı:

‘Ben daha önce sana savaşmadan önce insanları, üç gün İslâm’a davet etmen için bir mektup yazmıştım. Kim savaştan önce davetine icabet ederse o artık müslümanlardan birisidir. Müslümanlar için geçerli olan herşey onun için de aynen geçerlidir. Alınan ganimetlerden onun da bir payı vardır. Kim de bu çağrına savaştan veya hezimete uğradıktan sonra icabet edecek olursa onun malı müslümanlar için bir ganimettir. Çünkü müslümanlar bu malları onun İslâm’ı kabulünden önce ele geçirmişl

erdir. İşte bunlar benim sana olan emirlerimdir.[1]

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Kenz, II/297 (Ebu Ubeyde’den o da Yezid b. Ebi Habib’den).

Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 1/207.

Selmân-ı Fârisî’nin Beyaz Köşk Gününden Önceki Üç Günde İnsanları Davet Etmesi

- Selmân-ı Fârisî komutası altındaki bir grup İslâm askeri Fars kasırlarından birini kuşattılar. Askerler Selmân-ı Fârisî’ye şöyle dediler:

‘Ey Ebâ Abdillah! Onlara saldırmayacak mıyız?’ Selmân

‘Önce bana fırsat veriniz, onları Hz. Peygamber’den işittiğim şekilde davet edeyim’ dedi. Daha sonra Selmân-ı Fârisî, Farslılara hitâben şunları söyledi:

‘Ben Fars asıllıyım, yani sizden birisiyim! Buna rağmen Arapların bana itaat ettiğini görmüyor musunuz?’ Eğer siz de müslüman olursanız lehte veya aleyhte bizim için geçerli olan şeylerin aynısı sizin için de geçerli olacaktır. Eğer müslüman olmaz ille de dininizde ısrar edecek olursanız sizi dininizde serbest bırakırız. Ancak bu durumda zillet içerisinde bizlere cizye vermek zorunda kalacaksınız’. Daha sonra Hz. Selmân Fars diliyle onlara birşeyler söyledi ve

‘Cizye verecek olursanız hiç de övülecek kimseler olmazsınız. Diğer taraftan vermeyecek olursanız sizinle eşit şartlar altında savaşırız’ dedi. Bunun üzerine Farslılar

‘Biz iman edip cizye verecek kimseler değiliz. Sizinle savaşacağız’ dediler. Müslümanlar Hz. Selmân’a müracaat ederek

‘Ey Ebâ Abdillah! Onlarla savaşmayacak mıyız?’ diye sordular. Selmân yine

‘Hayır!’ dedi. Selmân-ı Fârisî aynı şekilde onları üç gün İslâm’a davet etti. Sonra ‘Haydi, onlarla savaşınız!’ dedi. Bunun üzerine İslâm ordusu hücum ederek kaleyi fethettiler.[1]

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Hilye, I/189 (Ebu’l-Bahteri’den); Nasbu’r-Raye, III/378 (İmam Ahmed, Müsned’inde, Hakim’se Müstedrek’te aynı manada aktarmışlardır); Kenz, II/298 (İbn Ebi Şeybe’den); İbn Cerir, IV/173 (O da Ebu’l-Bahteri’den).

Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 1/207-208.

Kadisiye Savaşında Numan b. Mukarrin ve Arkadaşlarının Rüstem’i Dine Davet Etmeleri

- Sa’d b. Ebî Vakkas içlerinde Numan b. Mukarrin, Furat b. Hayyan, Hanzele b. er-Rebî’ et Temîmî, Utârid b. Hâcib, Eş’as b. Kays, Muğîre b. Şûbe ve Amr b. Ma’dîkerb gibi kumandanların da bulunduğu bir grubu onu İslâm’a davet etmek üzere Rüstem’e gönderdi. Rüstem onlara

‘Sizi buralara kadar getiren şey nedir?’ diye sordu. Onlar da şöyle cevap verdiler:

‘Allah sizin memleketinizi bize vereceğine, kadınlarınızı ve çocuklarınızı esirlerimiz yapacağına ve mallarınızın da bizim olacağına dair söz vermiştir. İşte bundan dolayıdır ki buralara kadar geldik. Bütün alacağımızı bize vaaddettiğinden ötürü buraya geldik. Biz bunlarda zerre kadar tereddüt etmeyiz’. Gerçekten de Rüstem daha önce rüyasında gökten bir meleğin yere inerek Fars ordularının silahlarını mühürledikten sonra bunların hepsini Hz. Peygamber’e verdiğini, Hz. Peygamber’in de bu silahları Hz. Ömer’e verdiğini görmüştü.[1]

--------------------------------------------------------------------------------

[1] İbn Kesir, Bidaye VII/38.

Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 1/208.

Muğîre b. Şûbe’nin Rüstem’i Allah’a Davet Etmesi

Seyf (bin Amire et Tamimi) şeyhlerinden, yani hocalarından rivayet ediyor: İki ordu karşı karşıya geldiklerinde Fars kumandanı Rüstem, İslâm kumandanı Sa’d b. Ebî Vakkas’a bir elçi göndererek onun vasıtasıyla ‘Bana içinizden akıllı, sorularıma cevap verebilecek birisini gönder!’ demişti. Kumandan Sa’d b. Ebî Vakkas da ona Muğîre b. Şûbe’yi gönderdi. Muğîre, Rüstem’in yanına vardığında Rüstem ona şunları söyledi:

‘Siz bizim komşumuzsunuz. Size birçok iyilikler yaptık. Başkalarının size eziyette bulunmasına engel olduk. Memleketinize dönünüz. Ülkemize gelerek ticaret yapmanıza engel olmayacağız!’ Muğîre ise ona şu cevabı verdi:

“Biz dünyayı istemiyoruz. Bizim gayemiz ve isteğimiz âhirettir. Allah bize bir peygamber gönderdi ve ona şöyle buyurdu:

‘Benim dinime inanmayan kimselerin başına şu taifeyi musallat edeceğim. İmansızlardan, onların elleriyle intikam alacağım. Bana itaat ettikleri sürece ben de her zaman için onları gâlip getireceğim. Kim benim gönderdiğim hak dinden yüz çevirecek olursa o zelil olur. Kim de bu dine sımsıkı sarılırsa o da aziz olur!’ ”. Rüstem

‘Peki o din nasıl birşeydir?’ diye sordu. Muğîre bunu şöyle cevaplandırdı:

‘O dinin, kendisi olmadığında ayakta duramayacağı direği Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in de O’nun Rasûlü olduğuna şahitlik edip Muhammed’in Allah katından getirmiş olduğu şeylerin hepsini kabul etmektir’. Bunun üzerine Rüstem

‘Bu ne güzel birşeydir’ dedi. Arkasından,

‘Peki başka birşey var mı?’ diye ekledi. Muğîre de

‘İnsanları kula kulluktan kurtarıp onların Allah’a ibadet etmelerini sağlamaktır’ dedi. ‘Bu da çok güzeldir; peki daha başka birşey var mıdır?’ diye sordu. Muğîre

‘İnsanlar Âdem’in oğullarıdır. Onlar aynı ana-babadan gelen kardeşlerdir’ dedi. Rüstem

‘Bu da güzeldir’ dedikten sonra şöyle devam etti:

‘Söyler misin? Eğer dininize girersek bizim memleketimizden gidecek misiniz?’ Muğîre

‘Evet, Allah’a yemin ederim ki müslüman olursanız ülkenize ancak ticaret maksadıyla ya da bir ihtiyaç dolayısıyla geleceğiz’ dedi. Rüstem

‘Bu da çok güzel birşeydir’ dedi. Muğîre’nin çıkışından sonra Rüstem, Farslıların ileri gelenlerini çağırtarak bu konuyu onlarla konuştu. Onlarsa buna şiddetle karşı çıktılar ve ‘Bu dine girmeyiz’ dediler. Allah onları çirkinleştirsin, rezil etsin; zaten etmiştir de.[1]

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 1/208-209.

Rib’î b. Âmir’in Rüstem’i İslâm’a Davet Etmesi

Sonra Sa’d b. Ebî Vakkas yine Rüstem’in isteği üzerine ikinci bir elçi daha göndermiştir. Bu kişi Rib’î b. Âmir’dir. Rib’î, Rüstem’in huzuruna çıktı. Rüstem’in bulunduğu çadır altın işlemeli sergilerle süslenmişti. Yerlere ipekli yaygılar açılmış, her tarafa yakutlar ve çok kıymetli inciler takılmıştı. Rüstem’in başında çok değerli taşlarla süslenmiş bir taç olup kendisi de altından yapılmış bir taht üzerinde oturuyordu. Rib’î b. Âmir ise kaba elbiseler içerisindeydi ve küçük bir ata binmişti. Rüstem’in yaygılarını çiğneyinceye kadar da atından inmedi. Biraz daha ilerledikten sonra atından indi ve onu bir yere bağladı. Silahı boynunda, zırhı sırtında, miğferi de başında olduğu halde Rüstem’e doğru yöneldi. Ona silahını bırakmasını söylediler. O da

‘Ben size kendiliğimden gelmedim. Siz çağırdığınız için buradayım. Müsaade ederseniz bu şekilde girerim; aksi takdirde döner giderim’ dedi. Rüstem izin vermelerini emretti. Rib’î de elindeki mızrağına dayana dayana yürüdü. Mızrağının ucu yerdeki yaygıları delmekteydi. Rüstem ona

‘Sizi buralara kadar getiren şey nedir’” diye sordu. Rib’î buna şöyle cevap verdi:

‘Allah bizleri insanları kula kutluktan kurtarıp Allah’a ibadete çağırmamızı, onları dünyanın darlığından onun genişliğine ve diğer dinlerin zulmünden kurtarıp İslâm’ın adaletine çıkarmamız için göndermiştir. Allah Teâlâ bizleri insanları kendi dinine davet etmemiz için görevlendirmiştir. Biz onu kabul eden kimselerden elimizi çeker ve geri döneriz. Onu kabul etmeyen kimselerle de Allah’ın va’di gerçekleşene dek savaşırız’. Bunun üzerine Rib’îye

‘Peki, Allah’ın va’di nedir’.” diye sordular. O şöyle cevap verdi:

‘Allah’ın dinine girmeyenlerle savaşıp ölenler için cennet, geride kalanlar için de zaferdir’. Rüstem Rib’i’ye hitâben

‘Ben sizin sözünüzü dinledim. Peki bu işi bir müddet ertelemeye razı mısınız? Biz de bu arada bu söylediklerinizi dikkatle müzakere edelim’ dedi. Rib’î

‘Bir gün mü, iki gün mü” Hangisini istersin?’ diye sorunca, Rüstem

‘Hayır, bir-iki gün değil. Biz âlimlerimize, reislerimize yazıp onlardan gelecek cevabı beklemek istiyoruz’ dedi. Bunun üzerine Rıb’î

‘Hz. Peygamber bize savaş esnasında düşmana üç günden fazla mühlet vermememizi emretmiştir. Benim söylediklerime ve onların tavsiyelerine bak ve bu üçten birisini seç; bir, iki yahut da üç gün’ dedi. Rüstem

‘Sen onların efendisi misin’?’ diye sorunca Rib’î şu cevabı verdi:

‘Hayır! Fakat müslümanlar tek bir vücud gibidir. Onların en düşük rütbelileri karşıdakilerin en yüksek rütbelilerine korunma sözü verebilir’. Böylece Rüstem, kavminin ileri gelenleriyle bir toplantı yaparak onlara şöyle dedi:

‘Bu adamdan daha aziz bir kimse ve onun sözlerinden daha kuvvetli bir söz görüp işittiniz mi”’ Bunun üzerine orada bulunanlar

‘Allah korusun! Sonra sen bu adama meyledip de dinini terketmeyesin. Onun elbiselerine bakmıyor musun?’ dediler. Rüstem’se

‘Azap olunasıcalar! Elbiselerine değil fikrine bakınız. Konuşmasına, davranışlarına bakınız. Görüldüğü kadarıyla Araplar (müslümanlar) elbiselere pek önem vermiyorlar, onlar daha çok soy-sopları koruyorlar’ dedi. [1]

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 1/209-210.

Huzeyfe b. Mihsan ile Muğîre b. Şûbe’nin İkinci ve Üçüncü Günlerde Rüstem’i Dine Davet Etmeleri

Rüstem ertesi günü Sa’d b. Ebî Vakkas’a birisini yolladı. Sa’d da o kişiyle birlikte Huzeyfe b. Mihsan’ı Rüstem’e gönderdi. O da Rib’i’nin söylediklerinin bir benzerini söyledi. Sa’d ona üçüncü gün Muğîre b. Şûbe’yi gönderdi. Muğîre güzel ve uzun bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında Rüstem Mugîre’ye şunları söyledi:

‘Sizin topraklarımıza girişiniz balı gören sinek hikayesine benziyor. Şöyle ki sinek ‘Beni bala ulaştıracak kimseye iki dirhem veririm’ der. Balı gördüğünde içine dalıverir. Fakat daha sonra uçup gitmek isterse de bir türlü kurtulamaz. Bu kez de ‘Beni kim kurtarırsa ona dört dirhem vereceğim’ der. Sizin durumunuz ayrıca zayıf tilkininkine de benzer ki bu zayıf tilki bir delik bularak bir bağa girer. Bağ sahibi onu zayıf görünce merhamet edip dokunmaz. Fakat bir süre sonra semizlenip bağın birçok yerini darmadağın eder. Bağ sahibi bu sefer eline bir sopa alarak hizmetkarlarıyla birlikte onu bağdan çıkarmaya koşar. Bunu gören tilki kaçmak ister. Fakat çok şişmanladığı için ilk girdiği deliğe sığmaz. Bunun üzerine bağ sahibi ile hizmetçiler onu yakalarlar ve ölünceye kadar da sopalarla döverler. İşte siz de bizim memleketimizden bu şekilde çıkacaksınız’ dedi. Daha sonra Rüstem öfkelenerek ateşe tapanların âdeti üzere güneşe yemin ederek

‘Yarın sizinle savaşacağım!’ dedi. Muğîre de

‘Sen göreceksin!’ dedi. Sonra Rüstem, Muğire’ye şu teklifte bulundu:

‘Her birinize birer elbise, komutanınıza da bin dinarla bir elbise ve bir at vereceğim. Buna karşılık siz de bizim ülkemizden çıkıp gideceksiniz’. Muğire ise

‘Saltanatınızı zayıf düşürdükten, izzetinizi ayaklar altına aldıktan sonra mı çıkıp gideceğiz? Şunu bilmenizi isterim ki sizden, zelil kimseler olduğunuz halde cizye alacağız. Sizler, tüm direnmenize rağmen bizim kölelerimiz olacaksınız’ dedi. Muğîre’nin bu sözleri üzerine Rüstem çok öfkelendi.[1]

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Bidaye VII/38 (Seyf b. Ömer et-Temimi’den); İbn Hacer, Seyf b. Ömer hakkında ‘O tarihte hüccettir’ der; Taberi IV/105 (İbnü’r-Rufeyl’den, o babasından, o da Ebu Osman en-Nehdi ve başkalarından).

Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 1/210-211.

Sa’d’ın Savaştan Önce Arkadaşlarından Bir Grubu Kendisini Dine Davet Etmek Üzere Kisrâ’ya Göndermesi

- Rüstem, Kadisiye’ye 120.000 askerle geldi. Arkasında da 80.000 kişilik bir yedek kuvvet vardı.[1] Ayrıca orduda otuzüç tane de fil bulunuyordu. Bunların arasında eski Kisrâ’lardan Sâbûr’a ait bir fil de vardı ki bu diğerlerine oranla daha iri ve daha cesaretliydi. diğer bütün filler onu takip ederlerdi. Farslılar müslümanlara şöyle dediler:

‘Siz bize karşı koyamazsınız. Ne kuvvetiniz ve ne de silahınız buna yeter. Bu memlekete niçin geldiniz? Geri dönünüz!’ İslâm askerleri geri dönmeyeceklerini söylediler. Farslılar müslüman askerlerin ellerindeki oklara bakarak gülüyorlar ve onları iplik eğirme aletine benzeterek

‘Dük! Dük!’ diye alay ediyorlardı. Müslümanların geri dönmeyeceklerini anlayan İranlılar şöyle seslendiler: ‘İçinizden bize buralara kadar niçin geldiğinizi açıklayacak bir akıllınızı gönderiniz!’ Bu göreve Muğîre b. Şûbe tâlip oldu. O doğruca Rüstem’in yanına gitti. Tahtında oturmakta olan Rüstem’in yanına oturdu. Bunu gören İranlılar mırıldanmaya, bağırıp çağırmaya başladılar. Bunun üzerine Muğîre

‘Bu tahtın üzerine oturmak ne beni yüceltir, ne de kumandanınızı alçaltır’ dedi. Rüstem de

‘Muğîre doğru söylüyor’ dedi ve ‘Sizi buralara kadar getiren şey nedir?’ diye sordu. Muğîre buna şu cevabı verdi:

“Biz şer ve sapıklık içinde yüzen bir millettik. Allah bize bir peygamber gönderdi ve onun vasıtasıyla bizi hidâyete erdirdi. Yine onun vasıtasıyla bizlere bol rızık verdi. Bu verilen rızıklar arasında bir tanesi vardır ki o sizin memleketinizde yetişmektedir. Biz bunun tadına vardık ve aile efradımıza da bundan yedirdik. Bunun üzerine ailelerimiz bizlere şöyle dediler:

‘Biz artık onsuz duramayız. Bizi bunların yetiştiği topraklara götürünüz ki bol bol yiyebilelim’[2] Rüstem

‘Bunda ısrar edecek olursanız sizi öldürürüz’ dedi. Muğîre de

‘Bizi öldürseniz bile biz cennete gideriz. Fakat biz sizi öldürecek olursak siz ateşe gidersiniz, geride kalanlarınız da bize haraç verir’ dedi. Mugîre’nin bu sözleri üzerine Fars askerleri mırıldanmaya, bağrışmaya başladılar ve

‘Bizimle sizin aranızda barış yapılmayacaktır!’ dediler. Muğîre de onlara

‘Siz mi nehri geçerek bizim tarafımıza gelmek istersiniz yoksa biz mi size gelelim?’ dedi. Rüstem de

‘Biz size gelelim’ dedi. Müslümanlar, onlar nehri geçinceye kadar beklediler. Sonra da hücum ederek onları perişan ettiler.[3]

- Kadisiye günü Muğîre b. Şûbe on kişiyle birlikte Fars kumandanına gönderildi. Muğîre b. Şûbe elbisesini kuvvetli bir şekilde bağladı, yanına da bir kalkan aldı. Kararlaştırılan yere vardılar; diğerleri de oraya geldi. Muğîre kendisi için yere bir kalkan koydurdu ve onun üzerine oturdu. Gelen Fars elçisi

‘Siz, ey Araplar! Ben sizin buraya geliş sebebinizi biliyorum. Siz memleketinde doyasıya yiyecek bulamayan bir topluluksunuz. Gelin size ihtiyacınız kadar yiyecek verelim. Biz ateşe tapan bir kavimiz. Topraklarımızı kirleteceğinizden dolayı sizi öldürmek hoşumuza gitmiyor’ dedi. Muğîre de cevap olarak şunları söyledi:

‘Allah’a yemin ederim ki bizi buraya getiren şey bu değildir. Evet, biz bir zamanlar taşlara, putlara tapan bir kavim idik. O sıralar taptığımız taştan daha güzelini bulduğumuzda elimizdekini atar, o bulduğumuz yeni taşa tapardık. Herhangi bir rabb da tanımazdık. Nihayet Allah bize içimizden bir peygamber gönderdi. O bizi İslâm’a davet etti. Biz de ona tâbi olduk. Biz buraya yiyecek için gelmedik. Bize İslâm’ı terketmiş olan düşmanlarımızla savaşmak emri verildi. Tekrar ediyorum, biz yiyecek için gelmedik; aksine savaşçılarınızı öldürüp çoluk-çocuğunuzu esir almak için geldik. Yiyecek bulamadığımız hakkındaki sözlerine gelince; hayatımıza yemin ederim ki yaşayabilecek kadar yemek bulamadığımız zamanlar olmuştur. Hatta bazan su da bulamazdık. Topraklarınıza geldik; burada bol yiyecek ve su bulduk. Andolsun ki ikimizden birinin oluncaya kadar da bu toprakları terkedecek değiliz’. Elçi Farsça olarak

‘Doğru söyledi’ dedi. Sonra Muğîre’ye

‘Yarın senin gözün çıkartılacaktır’ dedi; fakat ertesi gün isabet eden bir ok kendi gözünü kör etti.[4]

- Sa’d b. Ebî Vakkas arkadaşlarından bir grubu savaştan önce Allah’a davet etmek üzere Kisrâ’ya gönderdi. Onlar Kisrâ’nın yanına girmek için izin istediler. Gereken izin verildi. Ora halkı da sokağa çıkmış, sahabelerin kılık kıyafetlerine bakıyorlardı. Onların abaları omuzlarında, kamçıları da ellerinde idi. Ayaklarında ise nalınlar vardı. Halk onların zayıf atlarına ve yürüyüşlerine bakıyorlar ve ‘Bu kişiler bizim bu kadar kalabalık ve silah bakımından gelişmiş ordularımızı nasıl mağlup edeceklerdir?’ diye düşünüyorlardı. Sahabeler Kisrâ Yezdecird’in huzuruna alındılar. Yezdecird edepsiz ve mağrur bir kişiydi. Sahabelere

‘Şu elbiselerinizin, abalarınızın, nalın ve kamçılarınızın isimleri nelerdir?’ diye sordu. Sahabeler cevap verdikçe o bunları kendi lehinde yorumluyordu. Fakat Allah Teâlâ onun başına bu yorumunun tam tersini getirdi. Daha sonra sahabelere şöyle dedi:

‘Sizi bu memlekete getiren şey nedir? Zannediyorum ki siz ülkemizin içinde bulunduğu karışıklıktan cesaret alıyorsunuz.[5] Bunun üzerine Numan b. Mukarrin, Yezdecird’e şu cevabı verdi:

‘Allah bize acıdı da içimizden bize iyilikleri gösterip hayır yapmayı emreden bir peygamber gönderdi. O peygamber bize şerri gösteriyor ve bizi ondan menediyordu. Bize kendisine uyduğumuz takdirde dünya ve âhiret mutluluğu va’detti. Onun bu dine davet ettiği kabilelerin her birisi iki gruba ayrıldı. Bir grubu ona yaklaşıyor, diğerleri ise ondan kaçıyorlârdı. İlk anda onun dinine girenlerin sayısı çok azdı. Bu durum Allah’ın dilediği bir zamana kadar devam etti. Nihayet Allah Teâlâ ona kendi dinine karşı çıkan Araplara karşı savaş açmasını emretti. O da bu emre uyarak Araplara savaş açtı. Arapların hepsi onun dinini kabul ettiler. Kimisi istemeyerek girdi, fakat sonunda kâr etti. Bu dini isteyerek kabul edenler ise iman bakımından artış kaydettiler. Biz hepimiz birbirimize düşman olduğumuz ve geçim sıkıntısı çektiğimiz bir sırada onun getirdiklerinin üstünlüğünü anladık. O bize komşularımız olan milletlere giderek onları insafa davet etmemizi emretti. İşte bunun içindir ki biz sizi dinimize davet ediyoruz. Bu din İslâm dinidir. O güzeli güzel, çirkini de çirkin göstermiştir. Eğer bu dini kabul etmezseniz iki şerden, daha az zararlı olanı seçiniz ki bu da cizyedir. Eğer cizye de vermeye yanaşmazsanız sizinle savaşırız. Bizim dinimize gelirseniz size onun, hükümleriyle hükmetmeniz şartıyla Allah’ın kitabını verir sizi kendi topraklarınızla başbaşa bırakarak ülkemize döneriz. Cizye verseniz de olur, biz onu da kabul ederiz ve bunun karşılığında sizi koruruz. Aksi takdirde sizinle savaşırız!’ Bunun üzerine Yezdecird şunları söyledi:

‘Bütün yeryüzünde sizden daha şakî, sayıca sizden daha az ve birbirini yiyen bir millet daha tanımıyorum. Öyle ki biz ordularımıza bile gerek görmeksizin, bizi şerrinizden korumaları için sınır köylerimizi görevlendirmiştik. Sakın ordularımıza karşı çıkabileceğinizi zannetmeyiniz. Şayet sayınız artmışsa bu sizi aldatmasın. Memleketinizde geçim sıkıntınız var da bu sıkıntı sebebiyle buralara kadar gelmişseniz sizi zengin edecek kadar yiyecek verelim ve ihtiyaçlarınızı da giderelim. İleri gelenlerinize ikramda bulunup, onları giydirelim. Başınıza size şefkatli davranacak bir de kral geçirelim!’ Yezdecird’in bu sözlerinden sonra sahabeler sustular, cevap vermediler. Sonunda Muğîre b. Şûbe ayağa kalkarak şöyle dedi:

‘Ey kral! Şu karşında duranlar Arapların başları ve ileri gelenleridir. Onlar eşraftır. Eşraflar birbirlerinden utanır ve kendi aralarında ikramda bulunurlar. Eşrafın haklarını ancak yine onlar gibi eşraf olanlar takdir edebilir. Onlar, kendilerine söylenen şeylerin hepsini sana söylemediler; her konuştuğunun cevabını da vermediler. Sana iyi davrandılar. Bu gibi insanlar için de zaten ancak iyi davranmak yakışır. Şimdi ben tebliğ edeyim de sen bana cevap ver. Onlar da şahidimiz olsun. Sen daha bizim hallerimizden birçoğunu bilmiyorsun. Biz öyle bir durumda idik ki ondan daha kötüsü olamaz. Açlığımız da o derece korkunçtu ki tasavvur bile edilemez. Biz o sıralar pislik toplayan böcekleri, akrep ve yılanları yiyor; bunlardan başka yiyecek olduğunu da bilmiyorduk. Evlerimize gelince, onlar yerin sırtındadır, yani topraktır. Biz sadece kendi develerimizin tüylerinden ördüklerimizi ve koyunlarımızın yünlerinden yaptıklarımızı giyiyorduk. Bizim o zamanki dinimiz bazılarımızın diğer bazılarımızı öldürmesinden veya bir kısmımızın diğerlerine saldırmasından ibaretti. Bir kısım insanlarımız kendi yiyeceklerine ortak olur korkusuyla kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyordu. İşte bizim eski halimiz bu söylediklerim gibiydi. Daha sonra Allah Teâlâ içimizden, soyunu sopunu tanıdığımız, kendisini çok iyi bildiğimiz bir kişiyi peygamber olarak gönderdi. Bu kişi soy-sop, arazi ve hane bakımlarından hepimizden daha hayırlı idi. Aynı şekilde onun kabilesi, hal ve tavrı hepimizinkinden daha hayırlıydı. Kısacası o hepimizin en doğrusu ve en hayırlısıydı. Bizi bir dine davet etti. Ona ilk arkadaşından başka hiç birimiz icâbet etmedik. O arkadaşı ona yardımcı oldu ve kendisinden sonra da halife seçildi. O bize, biz de ona söyledik. O doğruladı, bizse yalanladık. O arttı, bizler eksildik. Sonunda o ne dediyse aynısı çıktı. Allah Teâlâ kalblerimize onu tasdik etmeyi ve ona tâbi olmayı ilham etti. O bizimle âlemlerin Rabb’i arasında elçi oldu. Biz ne söylemişse onun Allah sözü ve ne emretmişse onun da Allah emri olduğunu kabul ettik. O bize şöyle dedi: “Rabb’iniz şöyle buyuruyor: ‘Ben tek bir Allah’ım; benim ortağım yoktur. Henüz hiç birşeyin olmadığı zamanlarda ben vardım. Zâtım müstesna herşey helâk olacaktır. Herşeyi ben yarattım. Sonunda herşeyin dönüşü banadır. Size acıdığım için içinizden şu kişiyi (Hz. Muhammed’i) sizi ölümden sonraki azabımdan kurtarsın diye peygamber olarak gönderdim. O sizin kurtuluşunuza ve barış yurdu (dârü’s-selâm) olan cennetime girişinize vesile olacaktır’. Biz onun söylediklerinin Allah Teâlâ katından getirildiğine şahitlik ederiz. Allah Teâlâ bize şunları emretmiştir: ‘Bu din üzerinde size tâbi olanlar için hakkınızda geçerli olanların hepsi aynen geçerlidir. Kim bu dine girmezse ona cizye, haraç vermesini teklif ediniz. Buna razı olurlarsa kendi nefislerinizi nelerden koruyorsanız onları da aynı şeylere karşı koruyacaksınız. Cizye vermeyenlere savaş açınız. Hakeminiz benim. Sizden kim öldürülürse, şehit olarak cennetime dâhil edeceğim; geride kalanlarınıza da düşmanlara karşı yardım edeceğim”. Muğire devamla şunları da söyledi: ‘Ey Yezdecird! Seçimini yap. İster en zelil bir halde cizye ver, istersen de kılıcı tercih et. Ya da müslüman ol, kendini kurtar!’ dedi. Yezdecird, Muğîre’ye dedi ki:

‘Bunları bana nasıl söyleyebiliyorsun?’ Muğîre de

‘Ben ancak benimle karşı karşıya gelen kişiyle konuşurum. Karşımda bir başkası bulunmuş olsaydı bu sözleri sana değil ona söylerdim’ dedi. Yezdecird

‘Eğer elçilerin öldürülmeyeceği kaidesi olmasaydı seni şimdi öldürürdüm. Size verilecek hiç bir şeyimiz yoktur’ dedi ve adamlarına emrederek ‘Bir torba toprak getiriniz ve bunların en şereflisine yükleyiniz. Onu sırtından atmaması için de şehirden çıkana kadar ona eşlik ediniz!’ dedi. Sonra sahabelere dönerek ‘Siz de, ey Araplar! Kumandanınıza gidiniz; ona benim Rüstem ve askerlerini onları Kadisiye hendeğine gömmek için göndereceğimi söyleyiniz. Rüstem hem ona hem de size gereken dersi verecektir. Ondan sonra da Rüstem’i memleketinize göndereceğim. O size Sâbûr’un[6] elinden çektiklerinizin çok daha fazlasını çektirecektir. Böylece siz kendi başınızın derdine düşeceksiniz’ dedi. Sonra Yezdecird ‘Sizin en şerefliniz kimdir?’ diye sordu. Sahabeler sustular. Nihayet Âsım b. Amr o toprağı taşımak için

‘Ben onların en şereflisi ve efendileriyim, o toprağı bana yükleyiniz’ dedi. Rüstem bunun doğru olup olmadığını sordu. Sahabeler

‘Evet!’ deyince toprağı Âsım’ın sırtına yüklediler. Âsım’ı saraydan çıkarıp devesinin bulunduğu yere götürdüler ve devesine bindirdiler. Kudeys kapısına arkadaşlarından önce ulaşan Âsım arkada kalan arkadaşlarına

‘Emire zafer müjdesini veriniz. Allah’ın izniyle biz muzaffer olacağız!’ diye bağırdıktan sonra devesini sürüp gitti. Kisrâ’nın kendisine yüklettiği o toprağı götürüp Arap topraklarına saçtı. (O zamanlar Araplar kendi topraklarına ‘el-Hacer= taş’, Fars topraklarına da ‘el-Meder= çamur’ diyorlardı). Sonra dönüp Sa’d’a geldi, huzuruna çıktı ve hadiseyi ona anlattı. Sonra da şöyle dedi:

‘Müjdeler olsun! Andolsun ki Allah Teâlâ bize bu toprakların anahtarlarını vermiştir!’ Sahabeler bu olayı Fars memleketinin ele geçirileceğine yorumladılar.[7]

--------------------------------------------------------------------------------

[1] İbn Cerir’in Hüseyin b. Abdurrahman’dan rivayetine göre Ebu Vail şöyle demiştir: “Kadisiye günü Sa’d b. Ebi Vakkas şunları söyledi: “Bilmiyorum ama biz yedi-sekiz bin kişiden fazla değiliz; karşı tarafsa otuzbin kişidir”; Bidaye’nin (VII/38) Seyf’ten ve başkalarından rivayetine göre İranlılar 120.000 kişi idiler.

[2] Bunun buğday olması mümkündür. Ayrıca Muğire bunu, İranlılarla alay etmek için de söylemiş olabilir. Yoksa İslam askerlerinin bir gayesi vardır; o da İslam hidayetini yaymaktır.

[3] Bidaye VII/40; Hakim III/451 (Hüseyin b. Abdirrahman tarikiyle Ebu Vail’den. Ebu Vail ‘Ben Kadisiye’de bulundum...’ diyerek bu olayı anlatmıştır).

[4] Hakim III/451 (Muaviye b. Kurre’den; Taberani’nin de Muaviye’den bunun bir benzerini rivayet ettiğini söyler. Ayrıca şu geçen hadis’e, ‘Gariptir’ der).

[5] Yezdecird’den önce Fars ülkesi on sene karışıklıklar içinde kalmış; bu arada birçok kral ve kraliçe gelip geçmişti.

[6] Sabur, Arapların Zü’l-Ektaf adını taktıkları Fars kumandanıdır. Bu isim kendisine, yakaladığı Arapların kollarını kopardığı için verilmiştir.

[7] Bidaye VII/41 (Seyf’ten); Taberi IV/94 (Şuayb’dan; o Seyf’ten; Seyf Amr’dan, o da Şa’bi’den bunun bir benzerini).

Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 1/211-216.

Abdullah b. el-Mu’tem’in Tekrit Savaşında Benî Tağlib ve Başka Arapları Dine Davet Etmesi

- Rumlar, Tekrit gününde, müslümanlarla hangi savaşa girişirlerse yenileceklerini ve İslâm orduları ile başa çıkamayacaklarını anladılar. Bunun üzerine mallarını ve eşyalarını gemilere yüklemeye başladılar. Tağlib, Iyad ve Nemir kabilelerine gönderilen casuslar bunu Abdullah b. El-Mu’temin’e haber verdiler. Arap hristiyanlarıyla barış yapmasını önererek ‘Onlar sana icâbet edeceklerdir’ dediler. Abdullah bu kabilelere şu haberi gönderdi: ‘Eğer barış hususunda ciddi iseniz Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in de O’nun Rasûlü olduğuna şahitlik ediniz. Allah katından gelen hükümleri kabul ediniz. Sonra da bunu bize bildiriniz!’ Daha sonra bu kabilelere elçiler gönderildi. Bu elçiler sözkonusu kabilelerin İslâm’ı kabul ettikleri haberini Abdullah b. Mu’tem’e getirdiler.[1]

--------------------------------------------------------------------------------

[1] İbn Cerir IV/186 (Seyf tarikiyle Muhammed, Talha ve başkalarından).

Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 1/216.

Amr İbnü’l As’ın Mısır Savaşlarında Düşmanları İslâm’a Davet Etmesi

Amr, Hz. Ömer’in Medine’ye dönüşünden sonra Mısır’a gitti. Elyon kapısına dayandı. (Elyon eski Mısır’da bir şehirdi). Hz. Zübeyr de onun arkasından gitti. İki ordu birleşti. Daha sonra bu kişiler Mısır başpiskoposu Ebu Meryem’le karşı karşıya geldiler. Beraberinde birçok da keşiş vardı. Bunlar, Mukavkıs’ın memleketi savunmak için gönderdiği orduda bulunuyorlardı. Amr İbnü’l-As Mısır’a girdiğinde bu ordu İslâm ordusuna karşı çıkmıştı. Amr onlara haber göndererek ‘Acele etmeyiniz. Önce söyleyeceklerimizi dinleyiniz. Sonra da görüşünüzü belirtip istediğinizi yaparsınız’ dedi. Onlar da savaşı hemen başlatmadılar. Amr onlara

‘Bana Ebu Meryem’le Ebu Miryâm’ı gönderiniz de onlarla görüşelim’ diye haber yolladı. Onlar da bunu kabul ettiler. Her iki taraf da birbirlerine teminat verdiler. Amr İbnü’l-As bu iki din adamına şunları söyledi:

“Siz bu memleketin rahiblerisiniz. Şunu biliniz ki Allah Muhammed’i hak ile gönderdi. Muhammed de bize hakkı emretti. O, Allah’tan aldığı her emri bizlere iletti. -Allah’ın selamı ve rahmeti onun üzerine olsun- bunlardan sonra da Rabb’ine kavuştu. Kendisine verilen vazifeyi tam olarak yerine getirdi. Bizim için apaçık bir yol bıraktı. Bize emrettikleri arasında düşmanlara mühlet vermek de vardır. Dolayısıyla sizi İslâm’a davet ediyoruz. Kim İslâm’a girerse o da bizim gibidir. Kim de İslâm’a girmezse ondan cizye vermesini isteriz ve buna karşılık da onu düşmanlarından koruruz. Hz. Peygamber, sizin memleketinizi fethedeceğimizi bizlere haber verdi. Ayrıca aramızdaki akrabalık bağlarından dolayı da size karşı yumuşak davranmamızı vasiyet etti. (Çünkü Hz. İsmail’in annesi Hacer Mısırlı Kıptîlerdendi. Hz. İsmail’se Arapların atalarındandır). Eğer bize icâbet edip cizye verecek olursanız zilletle birlikte sizi korumamız altına alacağız. Hz. Peygamber’in vasiyetlerine uyan emirlerimiz de bizlere ‘Kıptîlere iyi davranınız!’ diye emretmektedirler”. Onlar da şöyle cevap verdiler:

“Bu uzak bir akrabalıktır. Böyle uzak bir akrabalık bağını ancak peygamberler gözetebilir. Hacer meşhur bir kadındır. O şerefli birisi idi. Bizim kralımızın kızı olup Menf halkındandı. O sıralar krallık onlardaydı. Ayn-i Şems halkı onları mağlup ettiler ve topraklarını zaptettiler. Bunun üzerine onlar yabancı ülkelere gittiler. Hacer, Hz. İbrahim’e gitti. Hz. İbrahim’e ‘Merhaba, evet!’ dedikten sonra ‘Bize emniyet, eman veriniz. Biz size tekrar geleceğiz’ dediler”. Amr da onlara şöyle dedi:

‘Benim gibi insanlar kandırılamaz. Fakat size üç günlük eman veriyorum. Gidiniz, kendi aranızda müzakere yapınız. Bu üç günden sonra dediklerimi kabul etmeyecek olursanız sizinle savaşırım’. Onlar üç günün az olduğunu, müddetin biraz daha uzatılmasını istediler. Amr onlara bir gün daha verdi. Fakat onlar bunun da az olduğunu söylediler. Amr bu süreyi bir gün daha uzattı. Böylece verilen mühlet beş gün oldu. Bu iki din adamı Mukavkıs’ın yanına dönerek Amr’ın tekliflerini ona söylediler. Mukavkıs bunu kabul edecek gibi oldu. Fakat Ertabun buna mani oldu.[1] Bunun üzerine bu iki din adamı Mısırlılara şöyle dediler:

‘Biz sizi müdafaa etmek için var kuvvetimizle çalışacağız ve onlara da dönmeyeceğiz. Bir gününüz gitti, geriye dört gününüz kalmıştır! Bu dört gün zarfında hiç bir şeye dokunmayacaklarından eminiz’.

Fakat daha bu dört gün dolmadan Ferkab adlı bir kumandan İslâm ordusuna bir gece baskını düzenledi. Ancak Amr İbnü’l-As böyle birşey için hazırlıklıydı. İslâm askerleri baskına karşı çıktılar. Ferkab’la birlikte birçok Mısır askeri öldürüldü, birçokları da esir edildi. Bunun üzerine Hz. Amr ile Hz. Zübeyr Ayn-i Şems’i fethetmek üzere harekete geçtiler.[2]

- Amr İbnü’l-As Ayn-i Şems sınırına geldiğinde halk, krallarına koştular ve şöyle dediler: ‘Kisrâ ve Kayser’i hezimete uğratan ve onların memleketlerini istila eden bir orduya nasıl karşı koyabilirsin? Onlarla barış yap. Sakın onlarla savaşmaya kalkışma’. Bizi onların saldırılarına mâruz bırakma!’.

Bu hadise dördüncü günde oluyordu. Fakat kral bu teklifi kabul etmedi. Bunun için de müslümanlarla savaşa giriştiler. Sonunda yenilgiye uğradılar. Hz. Zübeyr’in Ayn-i Şems surları üzerinde görünmesiyle halk kapıları İslâm askerlerine açtılar ve Amr’a haber göndererek barış yapmak istediklerini bildirdiler. Amr da bu barışı kabul etti. Hz. Zübeyr de surlardan onların kalesine indi. Fakat barış gerçekleşmişti.[3]

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Ertabun Rum kumandanlarından birisiydi. Amr’ın kendisini Filistin’de mağlup etmesinden sonra Mısır’a gitmişti.

[2] İbn Cerir IV/227 (Seyf tarikiyle Ebu Osman’dan o da Halid ve Ubade’den).

[3] Taberani IV/228 (Ebu Haris ve Ebu Osman’dan).

Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 1/217-218.

Sahabelerin Seleme b. Kays el-Eşcaî’nin Kumanda Ettiği Savaşta Düşmanı Allah’â Davet Etmesi

Mü’minlerin emîri (Emirü’l-Mü’minîn) Hz. Ömer mü’minlerden oluşan bir ordu toplandığında, başlarına ilim ve fıkıhtan anlayan birisini tayin ederdi. Yine bir seferinde Medine’de büyük bir ordu toplandı. Hz. Ömer bu ordunun kumandanlığına Seleme b. Kays el-Eşcaî’yi getirdi ve ona şunları söyledi: ‘Yoluna Allah’ın ismiyle devam et. Allah’ı inkar edip insanları O’nun yolundan döndürmeye çalışanlarla savaş. Bir müşrik ordusuyla karşılaşırsanız onları şu üç şeyden birine davet ediniz:

Önce İslâm’a davet ediniz. Müslüman olurlar ve memleketlerinde kalmak isterlerse mallarından zekat vermek zorundadırlar. Ayrıca müslümanların ganimetlerinden onlar için bir pay yoktur. Fakat onlar müslüman olduktan sonra sizinle birlikte hareket ederlerse, sizin için geçerli olan herşey aynısıyla onlar için de geçerlidir. İslâm’a icâbet etmezlerse haraç vermelerini teklif ediniz. Bunu kabul edecek olurlarsa onlarla düşmanlarıyla savaşınız. Onlara güçlerinin üstünde tekliflerde bulunmayınız. Eğer haracı da vermeyecek olurlarsa o zaman onlara savaş açınız. İyi biliniz ki Allah mutlaka sizi onlara üstün getirecektir. Eğer onlar bir kaleye sığınırlar ve sizden Allah’ın ve Rasûlü’nün hükmü üzerine teslim olmak isterlerse sakın bunu kabul etmeyiniz. Çünkü Allah’ın ve Rasûlü’nün onlar hakkındaki hükmünün ne olduğunu bilmiyorsunuz. Eğer yine Allah ve Rasûlü’nün zimmeti üzerine teslim olmak isterlerse onlara bu ahdi de vermeyiniz. Siz kendi ahdinizi veriniz. Sizinle savaşırlarsa aşırıya kaçmayınız, haksızlık yapmayınız. Hiç kimseye işkence etmeyiniz, çocukları öldürmeyiniz!’ Bu ordunun kumandanı olan Seleme şunları anlatıyor:

‘Biz bu emirleri aldıktan sonra gideceğimiz yere doğru yola çıktık. Nihayet müşrik olan düşmanlarımızla karşı karşıya geldik. Onları mü’minlerin emîrinin emrettiği şeylere davet ettik. Müslüman olmayı kabul etmediler. Bunun üzerine haraç vermelerini istedik; buna da yanaşmadılar. Savaş kaçınılmaz olmuştu. Savaşa tutuştuk, Allah bizi galip getirdi ve onların hepsini öldürdük. Çoluk-çocuğunu esir, mallarını da ganimet olarak aldık.[1]

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Taberi V/9 (Süleyman b. Büreyde’den).

Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 1/218-219.

Ebu Musa el-Eş’âri’nin Savaştan Önce İsfahan Halkını Dine Davet Etmesi

Ebu Musa el-Eş’ari, İsfahan’a gönderildi. O onlara İslâm’ı anlattı; fakat bunu kabul etmekten kaçındılar. Haraç vermelerini istedi ve haraç vermek üzere barış yapıldı. Fakat bu barış ancak sabaha kadar devam edebildi. Sabah olur olmaz ihanet ettiler. Ebu Musa onlarla savaşa tutuştu. Allah Teala kendisini onlara galip getirdi.[1]

--------------------------------------------------------------------------------

[1] İbn Sa’d IV/110 (Beşir b. Ebi Ümeyye’den, o da babasından).

Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 1/219.


Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <b> <center>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimlendirme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.