Kullanıcı girişi

Umre ve Sonrası


Hudeybiye anlaşmasından yaklaşık bir yıl geçmişti, Kureyş´in verdiği söze uygun olarak Peygamber (s.a.v.) ve arkadaşlarının umre yapmak için Mescid-i Haraiû´i ziya­ret etme zamanı gelmişti. Ölen veya savaşlarda öldürülen­ler hariç içlerinde geçen yılki hacıların da bulunduğu top­lam ikibin hacı vardı. Hudeybiye´de bulunmayanlardan biri de Beni Devs´ten[1] Ebu Hureyre (r.) idi. Kabilesinden bir grupla Hayber´den sonra Medine´ye gelmiş ve Ehl-i Suffa´ya katılmıştı. Müslüman olduktan sonra adı Abdur-rahman´a çevrilmiş fakat yine de çoğunlukla «kedilerin babası» anlamına gelen Ebu Hureyre adıyla anılmıştı. Bu ad ona, Peygamber (s.a.v.) gibi kedileri çok sevdiği ve ya­nında sürekli bir kedi yavrusu bulundurduğu için veril­miştir. Daha sonra Peygamber (s.a.v.)´in gözdelerinden "bi­ri olmuştur. Bu hac sırasında da Peygamber (s.a,v.) onu kurban develerinin bakımı ile görevlendirmişti.

Kureyşliler, hacıların haram bölgeye yaklaştıklarını duyunca etraftaki tepelere çekilerek tüm vadiyi boşalttı­lar. Kureyş liderleri Ebu Kubays tepesine toplandılar ve oradan Mescid´i gözlediler. Oradan geniş bir alanı görebi­liyorlardı. Şimdi uzun bir sıra halinde kuzey-batı geçidin­den hacıların şehrin hemen altındaki vadiye girdiklerini görüyorlardı. Bir süre sonra çok eskiden beri gelenek olan bir söz duymaya başladılar: (Lebbeyk Allahümme Lebbeyk Allahun, işte geldim, hizmetindeyim).

Başları traşlı beyaz giysili hacı kalabalığına en önde Kesva´nn üstünde olan Peygamber (s.a.v.) ve yerde devesinin ipini tutan Abdullah îbn Rehava (r.) önderlik edi­yordu. Diğerlerinin de bir kısım develerde bir kısmı ise yayandı. En yakın yoldan doğruca Kâ´be´ye yöneldiler. Her­keste belden yukarısını örten bir kumaş parçası vardı. Mescid´e girildiğinde Peygamber (s.a.v.) üstündeki elbise­yi düzeltti. Omuzunu açıkta bırakarak kumaşı sağ kolu­nun altından geçirdi, iki ucu sol omuzundan çaprazlama geçirerek iki ucunu öne ve arkaya sarkıttı. Diğerleri de onun gibi yaptılar. Peygamber fs.a.v.) bineğinin üstünde Kâ´be´nin güney-doğu köşesine doğru ilerledi ve asası ile Hacer´ül-Esved´e dokundu. Daha sonra Kâ´be´yi yedi kez tavaf etti. Tavaftan sonra Safa tepesinin eteklerine gitti ve Safa ile Merve arasında yedi kez gidip geldi. Sa´y adı ve­rilen bu yürüyüş kurban develerinin yöneldiği Merve tepe­sinde son buluyordu. Peygamber (s.a.v.) orada bir deve kurban etti ve Hudeybiye´de de ayna görevi yerine getiren Hiras´a başını traş ettirdi. Umre farizası burada son bulu­yordu.

Daha sonra putlarla dolu olmasına rağmen Kâ´be´ye girmek niyetiyle Mescid-i Haram´a doğru yöneldi. Fakat Kâ´be´nin kapılan kapalıydı ve anahtar da Abdu´d-Dar kabilesinden bir adamdaydı. Peygamber (s.a.vj anahtarı istemek üzere bir adam gönderdi, Fakat Kureyş liderleri, bunun anlaşmada yer almadığını ve Kâ´be´ye girmenin haccm farzlarından olmadığını söylediler. Bu nedenle Müs­lümanlardan hiç kimse o yıl Kâ´be´ye giremedi. Fakat gü­neş en yüksek noktasına ulaştığında Peygamber fs.a.v.) Bi­lâl (r.)*e Kâ´be´nin çatısına çıkıp ezan okumasını söyledi. Onun gür sesi tüm Mekke vadisini doldurdu ve ilk önce tekbir, daha sonra de kelime-i şehadet sesleri Mekke etra­fındaki tepelere kadar ulaştı: «Şehadet ederim ki Allah´­tan başka ilâh yoktur. Yine şehadet ederim ki Muharn-med Allah´ın Rasuîüdür.» Ebu Kubays tepesindeki Kureyş liderleri Bilâl´i açıkça görebiliyorlardı ve zenci bir köleyi Kâ´be´nin çatısında görünce çok sinirlendiler. Bunun yanısıra, bu durumun düşman için birçok yan etkilere neden olacak bir zafer olduğunun da farkındaydılar. Bu nedenle bir yıl önce kendi lehlerine görünen anlaşmayı imzaladık­larına pişman olmuşlardı.

Hacılar boş şehirde üç gün geçirdiler. Peygamber (s. a.vVin. çadırı Mescid´e kurulmuştu. Geceleri gizlice Müs­lüman olan Mekke´liler tepelerden sessizce iniyor ve Müs­lümanların kampında sevinçli dakikalar yaşanıyordu. Ku-reyş´in Müslüman olmasına ses çıkarmadığı Abbas (r.), açıkça bu üç günün çoğunu Peygamber (s.a.v.J´le birlikte geçirmişti. İşte bu sırada karısının kardeşi Meymune´yi Peygamber Cs.a.v.)´e eş olarak teklif etmiş, o da kabul et­mişti. Meymune ve Ümmü´1-Fadl öz kardeştiler. Onların yaraşıra, Abbas´ın evinde, bu ikisinin üvey kardeşi ve Hamza´mn dul eşi Selma ile kızları Ümâre de kalıyordu. Ali tr.), kuzenlerinin yani Hamza (r.^ ´nın kızının putperest­ler içinde bırakılmaması gerektiğini söyledi. Peygamber Cs.a.v.) ve Abbas (r.) da bu öneriyi kabul ettiler. Fatıma (r.) hacılar arasında olduğu için Ümare´nin de onunla birlikte, tahtına binmesine karar verildi.

Üç günün sonunda Süheyl ve Huveytib, Ebu Kubays´tan indiler ve Sa´d îbn Übade (r.) ve bir grup Ensar ile birlikte oturan Peygamber ts.a.v.)´e: -Zamanın bitti, bizden uzaklasın» dediler. Peygamber (s.a.v.): «Bana evli­liğimi sizin aranıeda yapıp, size düğün yemeği sunmam için bir süre daha burada kalmamın ne gibi bir zararı ola­bilir?» cevabını verdi. Onlar: «Senin vereceğin ziyafete ih­tiyacımız yok» Bizden uzaklaş, Ey Muhammed, senden Al­lah adına ve aramızdaki anlaşma adına ülkemizi terketme-ni istiyoruz. Bu üçüncü geceydi ve geçti» dediler. Onların bu saygısız ve nezaketsizliğine Sa´d çok sinirlenmişti, fa­kat Peygamber (s.a.v.) onu teskin etti ve: «Ey Sa´d, bizi kampımızda ziyaret edenlere kötü söz söyleme!» dedi. Daha sonra karanlık çökmeden bütün Müslüman şehirden ayrılması için emir verdi. Fakat hizmetçisi Ebu Baîi´yi, Meymune´yi getirmek üzere Mekke´de bıraktı. Meymune geldiğinde, haram bölgenin birkaç mil dışında Şerif deni­len yerde düğün yapıldı.

Bu yeni bağ, düşmanla daha önceden tahmin edilme­yen bir ilişkiye neden oldu. Meymune, Ümmü´1-Fadl ve üvey kardeşleri Selma ve Esma hep bir annenin çocukla­rıydı. Fakat Meymune ve Ümmül-Fadl´ın babalan tara­fından da ´Asma[2] adında bir üvey kardeşleri vardı. Mah-zum´lu Velid´in dul eşi olan ´Asmâ´nın Velid´den Halid adında bir oğlu olmuştu. Halid şimdi hanımının yeğeni ol­ması nedeniyle Peygamber (s.a.v.)e akrabalık bağıyla bağ­lanmış oluyordu.

Medine´ye döndükten kısa bir süre sonra bir gün Peygamber (s.a.v.) öğle uykusundan, ateşli bir tartışma se­siyle uyandı. Tartışanların seslerinden onların Ali Cr.), Zeyd (r.) ve Cafer (r.) olduklarını anladı. Tartıştıkça bir karara varmaktan daha da uzaklaşıyorlardı. Peygamber (s.a.v.) odasının kapısını açıp dışardan onlan çağırdı ve tartışma konusunun ne olduğunu sordu. Sorunun bir şeref sorunu olduğunu ve Medine´ye geldiğinden beri Ali (r.)´-nin evinde kalan Hamza´nın kızı ümare Cr.) üzerinde han­gisinin daha çok hakka sahip olduğunu tartıştıklarını söy­lediler. «Bana gelin» dedi Peygamber (s.a.v.), «aranızda hükmü ben vereceğim». Hepsi oturduktan sonra ilk önce Ali (r.)´ye dönerek bu konuda ne düşündüğünü sordu. Ali, «O benim amcamın kızı, onu Mekke´den ben getirdim, bu yüzden onun üzerinde en çok benim hakkım var» dedi. Peygamber (s.a.v.) daha sonra Cafer´e döndü. O da «O be­nim amcamın kızı ve annesinin kız kardeşi benim evimde» dedi. Cafer´in karısı Esma (r.), Ümarenin teyzesiydi. Zeyd ise sadece «O benim kardeşimin kızıdır» dedi. Çünkü Pey­gamber (s.a.v,) Medine´ye ilk geldiklerinde Hamza ile Zeyd´i kardeş yapmıştı. Hamza (r.) da kendi ile ilgili bütün işlere Zeyd (r.)´in bakmasını vasiyet etmişti. Üçü de bu şeref meselesinde kendisinin. haklı olduğunu düşüne­cek nedenlere sahipti. Bu nedenle Peygamber (s.a.v.) ka­rarını açıklamadan Önce hepsini de öven sözler söyledi. îşte o zaman Cafer´e: «Görünüşün ve karakterin bana ben­ziyor»[3] demişti. Hepsini övücü sözlerle memnun ettikten sonra Cafer´in lehine olan kararını açıkladı. «Onun üzerin­de ençok senin hakkın var» dedi. «Annenin kız kardeşi de bir annedir». Cafer hiçbir şey söylemedi, fakat ayağa kal­kıp Peygamber (s.a.v.)´in etrafında dansederek bir daire çizdi. Peygamber (s.a.v.): «Cafer, bu da ne?» diye sordu. O şu cevabı verdi: «Habeşistanlıların krallarına yaptıkları bir şeref gösterisi. Necaşi ne zaman birine sevineceği bir şey verse o adam ayağa kalkar ve onun etrafında dans eder.»

Bundan kısa bir süre sonra Peygamber (s,a.v Ümare (r.) ile, kendi üvey oğlu Seleme (r.)´yi evlendirdi. Sele-me´nin babası Ebu Seleme, Hamza´nın kız kardeşi Berrenin oğlu olduğu için Seleme aynı zamanda Ümare´nin ku­zeni oluyordu. Bu evlilik sırasında Peygamber (s..a.v.): «Şimdi Seleme´ye borcumu ödedim mi?» demişti. Bu söz­leriyle Peygamber (s.a.v.) Seleme, annesi Ününü Seleme´yi kendisine verdiği için ona borçlu olduğunu ve karşılığın­da da ona bir gelin vererek bu borcunu ödediğini söylemek istiyordu.

Kureyş´in ileri gelen birçok adamı Peygamber (s.a. v.)´in Mekke´ye girişine şahit olmuşlardı. Fakat Halid ve Amr ne Ebu Kubays´ta, ne de diğer tepelerde kamp kuran­lar arasında yoktu, ikisi de Peygamber (s.a.v.)´in şehre yaklaşmasından kısa bir süre önce şehirden ayrılmışlardı. Ayrılış kararları birbirinden bağımsızdı ve ayrüma neden­leri de birbirinden farklıydı. Fakat bir noktada aynı görü­şü paylaşıyorlardı: «Hudeybiye anlaşması Peygamber (s.a. v.) için moral bir zafer olmuştu ve onun Mekke´ye girme­si ona karşı dayanma gücünün artık yok olması anlamına geliyordu. Fakat Amr´ın İslâm´a düşmanca tutumunda bir değişiklik olmamıştı. Oysa Halid birkaç yıl öncesinden beri kararsızlık içindeydi. Dıştan bakıldığında bunu görmek olanaksızdı: Çünkü o Kureyşin Peygamber (s.a.v.)´e karşı yaptığı her savaşta yerini almıştı. Fakat daha sonraları, Uhud´dan ve Hendek´ten dönüşte savaşın anlamsız olduğu­nu ve sonunda nasılsa Muhammed´in (s.a.v) zafer kaza­nacağım düşündüğünü itiraf etmiştir. Peygamber (s.a.v.) Hudeybiye´ye giderken onun süvari birliğinin gözünden kaçıp gidince de Halid: «Bu adam gerçekten korunmuş» diye bağırdığım söylemiştir. Bu, onun İslâm´a karşı giriş­tiği son hereket olmuştu. Bundan sonra da Müslüman­lar Hayber´de zafer kazanmışlardı.

Halid´i meşgul eden başka tür düşünceler de vardı: kendisine rağmen Peygamber (s.a.v.) için kişisel bir sevgi besliyordu, ölmeden önce kardeşi Velid´in kendisine bırak­tığı mektuptan da Peygamber (s.a.v.)´in kendisini sorduğu nu ve: «Eğer o güçlü enerjisi ile putperestlere karşı islâm´ı desteklerse kendisi için çok iyi olur, biz de onu diğerlerine tercih ederiz» dediğini öğrenmişti. Velid de: «Ey kardeşim, işte neleri kaybettiğini gör» diye eklemişti.

Bunların yanısıra bir de ailesindeki bazı değişiklikler Halid´i etkilemişti. Uzun süreden beri Peygamber (s.a. v.)in taraftan olan Halid´in annesi ´Asma (r.) kısa bir sü­re Önce Müslüman olmuştu. Şimdi ise teyzesi Meymune (r.) Peygamber´in eşi idi. Bu evlilikten kısa bir süre sonra Halid rüyasında kendisinin her tarafı kapalı ve kıraç bir ülkede olduğunu görmüştü. Daha sonra bu ülkeden çıkıp her tarafı yeşil ve verimli otlaklarla kaplı bir ülkeye git­mişti. Halid bunun bir rüya veya bir hayal olduğunu dü­şünüyordu. Bunu kendisine göre yorumlayarak Medine´ye gitmeye karar verdi. Fakat yanında bir arkadaşla birlikte gitmek istiyordu. Kendisi gibi düşünen başka kimse yok muydu acaba? Şimdi orada olmayan Amr´ın yanısıra onun en yakın arkadaşları îkrime ve Safvan´dı. Halid, ikisini de çağırdı, fakat Safvan: «Bütün Kureyşliler Muhammed´in peşinden gitseler bile ben onun peşinden gitmem» dedi. îkrime de buna benzer bir şey söylemişti. Halid, ikisinin de babalarını Bedir´de kaybettiklerini, Safvan´m bir de karde­şini kaybettiğini aklından çıkarmamıştı. Üzgün olarak yal­nız başına yola koyuldu. Fakat evinden ayrıldıktan kısa bir süre sonra Abdu´d-Dar´dan Talha´nm oğlu Osman yıllar önce Ümmü Seleme´yi Mekke´den Medine´ye götüren adam ile karşılaştı. Osman, Halid´in îkrime ve Safvan´-dan daha yakın bir arkadaşıydı. Fakat daha önce geçirdi­ği iki deneyim Halid´i suskun kılmıştı. Bunun yanısıra Os­man´ın Uhud´da babasını, iki amcasını ve dört kardeşini kaybettiğini hatırlamıştı. Bir süre sessizce birlikte yol aldı­lar. Sonra Halid birden bire konuşmaya karar verdi ve araştıran gözlerle: «Bizim durumumuz deligindeki tilkinin durumundan daha parlak değil. Sadece bir kova su döksen dışarı çıkmak zorunda kalır.» dedi. Osman´ın kendisinin ae demek istediğini anladığını yüz ifadesinden anlayan Halid, nereye ve niçin gittiğini anlattı. Zaten uzun süre­den beri bu düşüncede olan Osman da onunla birlikte gel­meye karar verdi. O, ev en bazı ihtiyaçlarını almak için gittiğinde Halid onu beklemeyi memnuniyetle kabul etti. Ertesi sabah ikisi birlikte Medine´ye doğru yola çıktılar.

Amr´a gelince, o islâm konusunda Ikrime ve Safvan´-la aynı fikirdeydi. Fakat durumun tehlikesini onlardan da­ha iyi anlıyordu. Bu nedenle kendisini bir lider gibi ka­bul eden Sehl ve diğer kabilelerden bir grup genci kendisi ile birlikte Habeşistan´a gitmeye ikna etti. Onlara eğer Mu-hammed Cs.a.v.) sonuçta zafer kazanırsa kendilerinin emin bir himaye altında olacaklarını, Kureyş kazanırsa tekrar Mekke´ye dönme olanaklarının varolduğunu söyledi. Mu-hammed (s.a.v.)´in yönetiminde olmaktansa Necaşİ´nin yö­netiminde oluruz» dedi, diğerleri de onu doğruladılar,

Amr akıllı bir politikacı ve kolayca yılmayan azimli bir adamdı. Cafer (r.) ve arkadaşlarının güçlü etkisini yok sayarak yaptığı büyük hataya rağmen O, Müslümanların adını anmadan yıllarca Necaşi ile ilişkisini devam ettir­mişti. Şimdi Müslümanlar o ülkeyi terketmişler ve Medine´­ye gitmişlerdi. Amr, onların gitmesiyle Necaşi´nin yenidine duyduğu ilginin de yok olduğunu zannediyordu. Huzu­ra ilk çıktığında götürdüğü deri hediyeler memnuniyetle kabul edildi. Necaşi o denli memnun gözüküyordu ki Arar himaye istemeye karar verdi. Fakat bu izni isterken Mu-hamed (s.a.v.)´den küçümseyerek bahsetti. Ama bu kira­lın birden bire çok sinirlenmesine neden oldu. Amr çok şaşırmıştı: Necaşi´nin söylediklerinden, kendisi için bu ül­kede bir gelecek kurabilmesinin ?deri hediyelerden çok Müslüman olmasına bağlı olduğu ortaya çıkıyordu. Bu hi­mayeyi İslâm´dan kurtulmak için istemişti. Fakat şimdi ye­ni dine karşı koyma gücü zayıflamaya başlıyordu. Muhammed (s.a.v.)´in Peygamberliğini kastederek «Ey kral, buna gerçekten şehadet ediyor musun?» dedi. Necaşi: Tanrı hu­zurunda buna şehadet ediyorum» dedi. «Ey Amr, benim söy­lediğimi yap ve onu izle. Tanrıya aneîolsun o hak. Musa´­nın Firavun ve taraftarlarına galip gelmesi gibi o da önü­ne gerilen tüm engellere galip gelecek.»[4].

Tarih Amr´ın arkadaşlarının isimlerini ve ne yapmaya karar verdiklerini kaydetmemiş. Fakat Amr kendisini Ye­men sahillerine götüren bir bota bindi. Sahile vardığında bir deve ve birçok yiyecek alıp kuzeye doğru yola çıktı Mekke´den Medine´ye giden sahil yolundaki ilk konaklar­dan biri olan Hedde´ye vardığında. Halid ve Osman´la kar­şılaştı. Yolun geri kalan bölümünü birlikte aldılar.

Üçü de Medine´de sevinçle karşılandılar. Halid, Pey­gamber Cs.a.v.) hakkında: «Selâmımı aldığında yüzü par-hyordu» dedi. îlk biat eden Halid oldu. «Allah´tan başka ilah olmadığına ve senin Allah´ın Rasulü olduğuna şeha­det ederim» dedi. «Seni hidayete ulaştıran Allah´a hamd-olsun» dedi Peygamber Cs.a.v.) «Her zaman sende, seni so­nuçta iyiden başka birşeye götürmeyecek olan bir akıl gö­rürdüm.» «Ey Allah´ın Rasulü» dedi Halid (r.), «Hakka engel olmak için yapılan savaşların hepsinde sana karşı savaştığımı gördün. Allah´a dua et de Allah bunları affet­sin.» Peygamber (s.a.v.): «İslam kendisinden önce geçen herşeyi kesip atar» dedi. «Bu kadar çok olsa da mı?» dedi Halid. Hâlâ yüzünde üzüntü izlert taşıyordu. Bu nedenle Peygamber (s.a.v.): «Allahım, Halid´i senin yoluna koydu­ğu engelerin tümünden affet» diye dua etti[5]. Daha sonra Osman (r.) ve Amr (r.) da kelime-i şehadet getirdi. Amr daha sonraları, o anda Peygamber (s.a.v.)´e duyduğu say­gıdan başını kaldırıp onun yüzüne bakamadığını anlatırdı.

Amr´ın kardeşi ve Ömer (r.)´in kuzeni olan Hişam Hendek savaşından kısa bir süre önce Mekke´den Medi­ne´ye kaçmıştı. Daha sonra ona Amr´ın oğlu olan yeğeni Abdullah da katılmıştı. Abdullah onaltı yaşında, bir genç­ti ve çok samimi bir Müslümandı, çoğu günü oruçlu geçi­rirdi. Sahabe arasında en bilgili kişilerden biri olmayı da başarmıştı. Peygamber (s.a.v.) ona kendi sözlerini yazma izni vermişti. Abdullah ve Hişam hep Amr´ın Müslüman olması için dua ediyorlardı. Bu nedenle Medine´de[6] tekrar bir araya gelmeleri hem Amr, hem de onlar için büyük bir sevinç unsuru oldu.

Bu aylarda sevince neden olan olaylardan ikisi de Ca­fer (r.) ve Ali (r.)´nin ağabeyi Akil (r.) ile Mut´im´in oğlu Cübeyr (r.)´in Müslüman olmasıydı. Bedir´de alınan-esir­leri fidye karşılığı geri almak üzere geldiğinde Cübeyr´in kalbine yerleşen inanç, artık bir kenara atılmayacak dere­ceye gelmişti. Akil, (r.) biat etmek için geldiğinde Pey­gamber (s.a.v.) ona: «Seni iki tür sevgi ile seviyorum, bi­ri bana akrabalık bağı olarak yakın olman, ikincisi ise sa­na amcam için beslediğim sevgi» dedi[7].

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Bak Bol 18.

[2] Gerçi latin harfleriyle yazıldığında birbirinden ayrılması zor oba da Esma ve Asma isimleri birbirlerinden

farklıdır. Bu­radaki, Asma olup ayn ve sad ile yazılır. Esma ise elif ve sin ile yazılır

[3] I. S. IV/1, 24.

[4] W. 743 420

[5] W 741-9

[6] Bak. Böl. 35

[7] I S IV/2, 30.


Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <b> <center>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimlendirme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.