Kullanıcı girişi

Tarih


warning: Creating default object from empty value in /home/tarih/domains/tarihsayfasi.com/public_html/modules/taxonomy/taxonomy.pages.inc on line 33.

Türkiye'de kullandığımız Alman Kültür Tarihi kavramı Almanca "Deutsche Kulturgeschichte" kavramından biraz farklıdır. Bu kavram Almanya'da daha çok "düşünce tarihi" olarak anlaşılırken bizde Almanca eğitim veren yüksek öğrenim kurumlarında Türk tarihini bilen öğrencilere Alman edebiyatı ve Alman dili öğretilirken tarih boyutu ön plana çıktığı için Alman tarihini öğretmenin bir aracı olarak işlev görmüştür ve görmektedir.

Almanların Kültür Tarihini Avrupa'nın kültür tarihinden ayırmak oldukça güçtür. Çünkü Avrupa'nın merkezinde bulunan bu ülke, tarih boyunca İngiltere, Fransa, Avusturya ve Rusya ile birlikte Avrupa'nın, dolayısıyla dünyanın kaderini belirleyen ülkelerden birisi olmuştur. Ayrıca, herhangi bir Avrupa ülkesini (kültür) tarihi ancak diğer ülkelerle ilişkisi içinde anlaşılabilir. Bu nedenle burada anlatılanlar Avrupa Kültür Tarihi olarak da görülebilir.

Aslında Alman Kültür Tarihi bugünkü Almanya'nın siyası sınırları tarafından belirlenen alandan çok daha büyük bir alanı kapsar. Düşünce tarihi açısından Almanca konuşulan ülkeler olarak Almanya, Avusturya ve İsviçre birbirleriyle çok yakın ilişkiler içindedir. Ayrıca, Almancanın Avrupa'nın diğer ülkelerinde yaşayan birçok azınlık tarafından da kullanıldığı göz önüne alındığında "Alman Kültür Tarihi" kavramının neredeyse bütün Avrupa'yı kapsadığı ileri sürülebilir. Bu nedenle bu maddede kullanılan "Alman" kavramı Almanca konuşulan bütün ülkeleri ve azınlıkları kapsamaktadır.

1281 Yılında Gazi Ertuğrul Bey, 90 yaşını geçmiş olduğu halde Söğüt'te vefat etti.

O sırada Ertuğrul Bey'in elindeki yerler; Ankara Karaca-dağı ile Keşiş Dağı'na kadar uzanan Söğüt tarafları ve Sulta-nönü gibi verimli ovalardan ve Domaniç dağı gibi güzel yay­lalardan ibaretti.

Ertuğrul Bey, Kayıhanh kabilesinin küçük bir kısmı ile Sö­ğüt kasabasına yerleşmişti. Fakat 50.000 oba ile Hora­san'dan Anadolu'ya hicret etmiş bulunan Süleyman Şah'ın oğlu olduğu için, Türkmenler arasında hatırı sayılan, sözü tu­tulan muhterem bir müslümandı. Kendisine bağlı aşiret reis-İerİ de Akçakoca, Konur Alp, Turgut Alp, üygut Alp, Hasan Alp, Saltık Alp, Samsa Çavuş, Abdurrahman Gazi, Akbaş Mahmud, Karamürsel Karaoğlan ve kara Tekin gibi emsali az bulunur kahramanlardı. Samsa Çavuş, Söğüt'te kalmayıp Sakarya Nehri vadisinde konup göçüyordu. Neticede hepsi Osman Gazi'nin beyleri oldular.

Osmanlı'lar Rumeli kıtasına geçtiklerinde Bulgar Çarlığının başında İvan Aleksandr Asen bulunmaktaydı. Edirne ve Fili­be civarının fethi, sadece Bizans'ı değil, Bulgar Çarınında ödünü koparmıştı. Osmanlının Rumeli topraklarının balkan­ların kapısını teşkil eden bölgede, Kırkkilise (Kırklareli), Mid­ye, Pınarhisar'ı ve Vize'yi ele geçirmiş olmasından çılgına dönen İvan hemence saldırıya geçmiş buraları istirdad etmiş­ti, yâni geri almıştı. Görülen oydu ki, Bulgar Çarı İvan Os­manlı ile uğraşacak gözüküyordu. Ne var ki Mevlâmız 1365 târihinde ölüm habercisini Çara göndermiş, ona düşende emre uyup, ölmekten başka çâresi kalmadığını idrâk etmek olmuştu. Bu ölümün neticesinde Bulgar devleti İvan'ın oğlu Şişman'ın ve yine İvan'ın oğlu Stratişimir'in ayrı ayrı hüküm­darlığı altında ikiye bölünmüştü. Şişman'ın anası yahudi olup, Stratişimir'in annesi ise Romen Prensi Basaraba'nın kı­zı idi. Uzunçarşılı değerli târihinde, bu iki kardeşin birbirinin amansız hasımı olduğunu belirtir. Şişman'ın elinde Tırnova ki devlet başşehri idi. Silistre, Niğbolu, Yanbolu, Sofya ile baba­sının Osmanlıdan geri aldığı topraklara sahip olduğundan Çar unvanını da almış bulunuyordu.

Çok eski zamanlardan itibaren Traklar, Getler, Helenler, İskitler, Cermenler, Romalılar... gibi devletlerin uğradığı veya yerleştiği Romen toprakları, Orta Asya’dan göç eden Türklerin de geçiş ve yerleşim noktalarından biri olmuştur. Dolayısıyla Türklerin buralara gelişi Osmanlı’dan çok öncesine uzanmaktadır.

Çok milletli bir devlet

13. yüzyıla kadar devam eden bu göçler, milattan önce 375 yıllarında Batı Hunlarıyla başlamış, Avarlar, Tuna Bulgar Devleti’ni kuran ve zamanla Slavlaşan Bulgarlar (İdiller), Peçenekler, Kumanlar ve Gagavuzlarla devam etmiştir. Bu arada 19. yüzyılda bölgeye gelen Kırım Tatarlarını da unutmamak gerekir. 1263 yılında Sarı Saltuk önderliğinde Babadağ’a yerleşen Anadolu Selçukluları, adeta Osmanlı hakimiyetinin habercisi olmuşlardır.

Bölgede Türklerin yanında Müslüman ve Romen Çingeneler, Romenler, Ruslar, Ukraynalılar, Rumlar, Almanlar, Yahudiler ve diğer milletler de yaşamaktaydılar. Nitekim bugün de aynı gruplara rastlanmaktadır. Kısacası Romanya, küçüklüğüne ve güçsüzlüğüne rağmen değişik halkları bünyesinde barındıran bu görüntüsüyle, birçok unsurdan meydana gelen imparatorluklara benzer.

12. yüzyılın coğrafya ve harita üstadlarından Ebû Abdullah Muhammed b. Muhammed Şerif el-İdrîsî, 1100’de Endülüs’ün Sebte şehrinde doğmuş, 1166’da Sicilya’nın başşehri Palermo’da vefat etmiştir. İlk eğitimini Endülüs’ün Kurtuba şehrinde alan, ancak bunu yeterli görmeyip ilimde kendini daha da geliştirmek isteyen İdrîsî, Anadolu, Kuzey Afrika ve İspanya’ya, buralardan da Fransa ve İngiltere’ye kadar gitmiş; çalışmalarıyla Norman Kralı 2. Roger’in* dikkatini çekmiştir. Tabiî ilimlere ve felsefeye sempatisiyle tanınan 2. Roger, İdrîsî’yi Kuzey Afrika’dan Palermo’ya davet etmiş ve onu bir dünya haritası yapmakla vazifelendirmiştir. Bu çalışmalarda, İdrîsî’nin ihtiyaç duyduğu gümüşü de, kral temin etmiştir. İdrîsî, Sicilya’da 1138’den 1161’e (2. Roger’in ölümü sonrasına) kadar devam eden uzun ikametinde, üç önemli eser hazırlamış; İslâm ve Avrupa kültürlerinin karşılaştığı bir yer olan Palermo’da, Müslümanlar ile Normanlar arasındaki diyalogun en canlı örneklerinden biri olmayı başarmıştır. Sözkonusu eserler şunlardır:

Milletimizin tarih boyunca sergilediği örnek davranışlar hakkında konuşurken bir arkadaşımız şöyle demişti: “Lozan’da bizimle alâkalı müzakereler yapılırken Yahya Kemal de orada imiş. Avrupalı bütün delege ve temsilciler bizim aleyhimize oy verirken, sadece İrlanda temsilcisi her oylamada bizim lehimize parmak kaldırıyormuş. Bu durum şairimizin dikkatini çekmiş ve bir fırsatını bulup kendisine; ‘Herkes bizim aleyhimizdeyken, siz her seferinde lehimize oy kullanıyorsunuz; bunu niçin yapıyorsunuz?’ diye sormuş. İrlandalı Yahya Kemal’in yüzüne şöyle bir bakmış ve; ‘Böyle yapmaya mecburum. Benim gibi her İrlandalı da buna mecburdur. Biz bir yandan açlık ve kıtlıktan kırılıp, bir yandan salgın hastalıkla boğuşurken (1845-1849) diğer Avrupalılardan hiçbir yardım ve destek görmedik. Ama sizin Osmanlı dedeleriniz, yardım olarak hem para hem de gemiler dolusu erzak gönderdiler. O zor günlerde bize insanca, dostça uzanan eli asla unutamayız. Siz her zaman desteklenmeye lâyık bir milletsiniz; bunu çok iyi hak ediyorsunuz!’ diye cevap vermiş.”

Güzel işlere imza atmış bazı şahsiyetler, kendinden sonra gelenlerce hayırla yâd edildiği gibi, takipçilerini yanlışlara sürükleyen bazı kişiler de tarih boyunca beddualarla anılmıştır. Tarih sayfalarında her iki aksiyonun da temsilcilerine fazlasıyla rastlarız. İlk grupta yer alan tarihî şahsiyetlerden biri, Anadolu kapılarının Müslüman-Türklere açılmasına vesile olan Selçuklu hükümdarı Sultan Alparslan’dır (1033–1092).

Alparslan’ın asıl ismi Muhammed bin Davut Çağrı’dır. Alparslan tahsiline küçük yaşlarda başlamış, zamanın âlimleri tarafından en iyi şekilde yetiştirilmiştir; küçük yaşlardan itibaren babası Çağrı Bey’in yanında haksızlık ve zulüm yapan düşmana karşı hakkı müdafaa için, hayatını hiçe sayarak muharebelere iştirak etmiştir.

Alparslan; kabiliyeti ve kahramanlıkları sayesinde Mevr şehrinin meliki, babasının da veliahdı olmuştur. Alparslan, amcası Tuğrul Bey’in 1063’te vefatı üzerine, ikinci Selçuklu sultanı olarak 27 Nisan 1064 tarihinde Halife Kaim bi Amrillah’ın da hazır bulunduğu bir mecliste sultan ilân edilmiştir. ‘Cihan Sultanı’, ‘Ebu’l-Feth’ (Fetih babası, çok fetih yapan) ve ‘Sultanü’l-Âdil’ lâkapları ile anılan Alparslan, saltanatı müddetince İslâm’a hizmet etti. O, İslâmiyet’i içten yıkmaya çalışan gizli düşmanlara ve bâtınî hareketlerine karşı çok hassastı. Enerjisi, disiplini, yiğitliği ve adaletiyle temayüz eden Alparslan, büyük tarihî zaferlerinin yanı sıra, medreseler kurmak, ilim adamlarına ve talebeye vakıf geliri ile maaşlar tahsis etmek, îmar ve sulama tesisleri vücuda getirmek suretiyle de hizmetler yapmış, İmâm-ı Âzam’ın Türbesi, Harezm Camii ve Şadyah Kalesi gibi pek çok eser inşa ettirmiştir. Zamanında; İmam-ı Gazalî, İmâmü’l-Haremeyn Cüveynî, Ebu İshak eş-Şirazî, Abdülkerim Kuşeyrî, İmâm-ı Serahsî gibi büyük âlimler yetişmiştir.

Osmanlı’nın hüküm-ferma olduğu coğrafyada bulunan cami, medrese, han, hamam, köprü, bedesten, türbe, çeşme ve resmî binalardaki hat sanatının değişik tarzlarıyla oluşturulmuş kitabeler karşısında; “Acaba burada neler yazıyor?” diye düşündüğümüz olmuştur. Binaların genellikle kapı üstlerinde bulunan mermer, taş, ahşap veya çinilere kabartma yahut oyma tarzında işlenmiş mânâlı yazılara ‘kitabe’ denir. Çeşmelere, mezar taşlarına, menzillere, nişan taşlarına ve savaş alanlarındaki kayalara işlenmiş yazılar da, aynı kategoride değerlendirilir. Kitabeler, genellikle dinî mekânların (türbe, cami, medrese); sivil, askerî ve resmî binaların (saray, kütüphane, hamam) kapılarının üst kısmına yerleştirilmiştir.

Kızının doğduğunu cephedeyken öğrenmişti. Yavrusunu görmesi için izin verildi. Ancak o, vazifeyi her hazzın üstünde tuttu. Gözleri kızını görecekken, düşmanı takip etti. Yeni doğan bebeğini göremeden adını mektupla koyan babaların düşmanla çarpıştığı yerdir Çanakkale.

Düşman bütün hazırlıklarını yapmış, 18 Mart'ın ikindi çayını Marmara sularında içmeyi plânlamıştı. Bunun için Boğaz'ın sularını hemen her damlasına kadar taramış, dökülen bütün mayınları toplamıştı. 17 Mart günü hazırlanan raporda Boğaz artık temiz gözüküyordu. Aynı günün gecesi ise, tuzak kuranların tuzaklarını ters yüz eden, tuzakların en hayırlısını kuran Küllî İrade'nin Sahibi, görünenlerin arasından görünmeyen Nusrat'ı yüzdürmüş, İsmail Hakkı Efendi'ye kalan son 26 mayını döşetmişti. Boğaz'ın serin sularında her gece yarısı düşmana görünmeden yüzen Nusret Mayın Gemisi'nin demir attığı yerdir Çanakkale.

Teşkilâtlanmış ilk Muhalefetin Kuruluşu ve Gelişmesi (1889...)
İmparatorluk Türkiye'sinde, ilk illegal ve teşkilâtlı muhalefet, 1889 yılında dört askeri tıbbiye öğrencisi tarafından kuruldu. Bu öğrencilerin isimleri, İbrahim Temo, Mehmet Reşit, Abdullah Cevdet ve İshak Sukutî idi. Bu dört öğrenci, gayesi, anayasa ve parlamentoyu yeniden getirmek olan İttihâd-ı Osmanî Cemiyeti'ni kurdu.

İttihâd-ı Osmanî Cemiyeti, kurulduktan sonra askerî ve sivil yüksekokul öğrencileri arasında taraftar kazanarak hızla büyüdü. Hâlbuki o yıllarda sultan 2. Abdülhamid, ülkesinin Hıristiyan teb'ası tarafından olmasa da, "Müslüman nüfusun büyük çoğunluğu tarafından seviliyordu." (Zürcher, 2004: 130)Fakat 2. Abdülhamid idaresinin en büyük zaafı, kendi geliştirdiği ve hızla çoğalttığı modern eğitim kurumlarında okuyan öğrencilere ve buralardan mezun olan asker ve sivil bürokrasiye yani Osmanlı aydın zümresine, sadakat aşılayamamış olması, onlara, ulaşılacak bir hedef sunmada tamamıyla başarısız kalmasıydı. (Zurcher, 2004: 130)

İçerik yayınları