Kullanıcı girişi

TARİHİ İYİ OKUYOR MUYUZ?


Tarih bizim için ne anlam ifade ediyor? Ferd ve toplum hayatımızda tarih, hakettiği yeri aldı mı?

Tarihi algılama, yorumlama ve değerlendirmede sağlıklı bir bakış açısına ulaşabildik mi?

Eşya ve hâdiselere yaklaşımda, bugünü ve yarını planlamada, tarih ve tarih mantığı zihin dünyamızda ağırlıklı bir mevkîye erişti mi?

Kısacası, tarihi iyi okuyor muyuz?

Bu yazımızda, daha da çoğaltabileceğimiz mezkûr sorulara doğru cevaplar aramaya, tutarlı teşhis ve tahliller getirmeye gayret edeceğiz.

Tarihle Aramızdaki Dertler

Her şeyden önce, tarihi, murâkabe ve muhakeme etmede gerekli şuur mertebesine vâsıl olduğumuzu ve buna kıymet atfettiğimizi lâyıkıyla söyleyememekteyiz.

Tarihi, mâlumat furuşluk olarak gören ezberci mantıktan kurtulamadığımız; maarif sistemimizin tarih bilinci ve sevgisini aşılayıcı eğitim felsefesinden hâlâ uzak olduğu inkâr edilemez bir gerçektir.

Tarihi, bugünü anlamlandırma ve yarını tâyin etme misyonundan soyutlayıp düne hapsetme marazının tasallutundan kendimizi henüz âzat edebilmiş değiliz.

Tarihle aramızdaki en ciddî sıkıntılardan biri de, tarihi, analizci ve sentezci bir metotla ele alıp, çetrefilli meseleleri ve hâdiseleri çözmede anahtar olarak kullanamamaktır.

Hâsılı, hayatın hakikî rotasını bulması ve dün olduğu gibi bugün de, kültür ve medeniyetimizin inşâsında, en mühim mihenk taşlarından biri olma rolünü tarihe verdiğimizi maalesef gönül rahatlığıyla dile getiremiyoruz.

Genel çerçevesini çizmeye çabaladığımız söz konusu temel açmazlarımıza, mûteber tarihçi ve düşünürlerin görüş ve tespitleri muvacehesinde açılım kazandırmaya çalışalım.

Tarih Şuuru; Benliğimizin Aynası

Tarihin, milletlerin şuur altını ve hafızasını oluşturduğu herkesin genel kabulüdür. Milleti millet yapan; onun benliğini ve tabiatını dokuyup karakterize eden unsurların başında tarih gelir.

Şuurunu, hafızasını ve benliğini kaybeden milletlerin, ayakta durup varlığını idâme ettirebilmesi ise imkânsızdır.

Mehmet Kaplan’ın, aşağıdaki tahlilleri bu konuya tam mânâsıyla ışık tutmaktadır:

"Tarih, milletlerin şuur altını teşkil eder.

Tarih, binlerce yıllık deneme ve hayat tecrübesinin mahsulüdür.

Tarihi, en iyi şehirler, müzeler ve kütüphaneler gösterir. Kültürü bütün teferruatı ile gösteren bu üç varlık da, tarihin mahsulü ve aynasıdır...

Tarihî kültürün terbiyesini almayan yeninin, vücuda getirdiği eserler çiğ, ham ve çirkin olur.

Bilhassa, yeni olmak isteyenlerin, eskiye büyük ihtiyaçları vardır."

Tarih: Geçmişten Geleceğe Köprü

Tarihin belki de en önemli fonksiyonlarından biri; geçmiş, bugün ve gelecek arasında sağlam, işlek ve kullanışlı bir köprü vazifesi görmesidir.

Aydınlık yarınlara kavuşma ve geleceğin dünyasını mâmur ve müreffeh hâle getirme duygunu yalnızca geçmişin güzellikleri verir.

Tarihin burada zikrettiğimiz hususiyeti hakkında Ariel ve Will Durant, şu isâbetli tespitleri yapmaktadır:

"Hâl, harekete geçmek için birikmiş mâzi; mâzi ise, anlaşılmak için açılmış hâldir...

Hâdiselerin gelişinden bir formül çıkarıp bunu gelecek için kullanabilecek miyiz?

Yoksa tarih, mânâsız bir "hatâlar manzûmesi" mi?"

Edward Hallett Carr ise, aynı mevzuda şunları dile getirmektedir:

"Tarihçinin görevi, geçmişi sevmek ya da kendisini geçmişten kurtarmak değil; bugünü anlamanın anahtarı olarak onun üstünde çalışmak ve anlamaktır.

Tarihçi, bugünün bir parçası, olgularla da geçmişin temsilcisidir."

Alman iktisatçı Werner Sombart da, söz konusu bahisle alâkalı şu orijinal değerlendirmeyi serdetmektedir:

"Varoluşun karmaşıklıkları ortasında şimdiye değin yol göstericilerimiz olan rahatlatıcı formüllerimizi kaybedince; yeni bir tutamak bulana ya da yüzmeyi öğrenene kadar olgular okyanusunda boğuluyor gibi oluruz."

Tarih Harmanından Devşirilenler ve Geleceğimiz

Tarih harmanından devşirdiklerimiz, bugünkü ve yarınki mevcûdiyetimizin en sağlam teminâtıdır.

Atalarının, asırların eleğinden/cenderesinden geçmiş paha biçilmez tecrübelerinden istifade etmeyen milletler ise, ancak ve ancak ahmaktır.

Bu seciyedeki milletler, pusulasız ve rehbersiz okyanusta yol almaya çalışan gemiler gibi, başa gelecek felâket ve musîbetlerin en katmerlisine müstehaktır.

E. Hallett Carr’ın, şu görüşleri bu konudaki haklılığımıza temas etmektedir:

"Tarih, edinilmiş becerilerin kuşaktan kuşağa iletilmesi için de bir ilerlemedir.

Tarih, "ertelenmiş başarı" diyebileceğimiz bir şeyi kabul eder; bugün görünüşte başarısızlık olan şeyler yarının başarısına hayatî katkısı bulunan bir şeyler diye ortaya çıkabilir.

Tarih, yalnızca geçmiş ile gelecek arasında tutarlı bir ilişki kurduğu zaman anlam ve nesnellik kazanır."

Léon-E. Halkın ise, şu fikirleriyle konuya daha da açıklık getirmektedir:

"Tarihin bilinmesi, geleceği düşünmek için zarûridir.

İnsan, geçmişini ne kadar iyi tanırsa, onun o ölçüde daha az kölesi olur.

Boş zamanlarımızı en iyi şekilde ancak, geçmişin yücelikleriyle âşinâlık peydâ ederek ve her şeyin yok olmakla sonuçlandığı felâketleri nazarı dikkate alarak kullanabiliriz."

Son olarak, Paul Valery’nin şu enfes sözüyle konuyu bağlayalım:

"EĞER kelimesi anlam doludur; belki de hayatımızın tarihle en içten ilişkisinin sırrı bu kelimede saklıdır."

Tarihle Barışmak; Olmak Ya Da Olmamak

Bütün bu tespit ve tahlillerden hareketle diyoruz ki; tarihe, Kur’ânî bakış açısıyla yaklaşırsak, ondan ancak o zaman tam mânâsıyla istifade edebiliriz. Metodumuz, aynen Kur’an kıssalarında olduğu gibi, hâdiselere ibret nazarıyla bakıp dersler çıkartmak şeklinde olmalıdır.

Hâdiselerin teferruatında boğulmadan; fakat derûnundaki mânâyı da kaçırmadan, geçmişten geleceğe doğru uzanan yürüyüşümüzde işimize yarayacak nirengi noktaları azık edinerek seyr ü seferimize devam etmeliyiz.

Unutmayalım ki, bir ağacın çiçek ve meyvesi ne ise, bir toplumun tarihi de odur. Kendi tarihini bilmeyen ve sahip çıkmayan milletler, meyve vermeyen veya meyveleri dökülmüş ağaçlara benzerler. Bugün olmasa da yarın kesilip odun olarak kullanılmaları mukadderdir.

Îtikad ve amelimizi bu istikâmet üzere tutarsak, tarihin, bizim en kâmil rehber ve mürşitlerimizden biri olacağına şek ve şüphe duymamamız gerekir.

Tarihle barışık olmak; onun bağrında taşıdığı kıymetler üstü hazineden faydalanmanın ilk şartıdır.

Tarihin kendisiyle küs ve kavgalı olduğu milletlerin iflah olmayacağının en büyük şâhidi ise, bizâtihi tarihin yine kendisidir.

Sözün özü; geleceğe güvenle bakmanın ve emin adımlarla yürümenin yolu tarihle barışık olmaktan geçmektedir.

İsmail Çolak